Yaratıcı Yıkım

3 şubat-15 mart arası,
Outlet/ Boğazkesen Cad. Kadirler Yokuşu No:69 Tophane/ istanbul.
----
İstanbul güncel sanat ortamına yeni bir soluk kazandırmayı, varolan yapıyı dönüştürmeyi ve girişimleriyle hissedilir bir boşluğu doldurmayı hedefleyen Outlet//İhraç Fazlası Sanat, 2009’un ilk sergisini 3 Şubat’ta açıyor! Outlet, rutin sanat ortamına hareketlilik getirmeyi amaçlıyor ve herkesi kent içi yaratıcı yıkıma şahit olmaya davet ediyor!
Outlet; “kentiçi durumlara” odaklanan 6 sanatçının “Yaratıcı Yıkım” adlı sergisine ev sahipliği yapıyor. Seçil Alkış (İzmir), Osman Bozkurt (İstanbul), Elmas Deniz (İstanbul), Hakan Kırdar (İzmir), Nejat Satı (İzmir) ve Şener Özmen (Diyarbakır)in yapıtları izleyiciyle buluşuyor.
Outlet Proje Alanı’nda ise, Allora ve Calzadilla’nın “Under Discussion” videoları izleyiciyi harekete geçmeye çağırıyor.
Kenti bir araç olarak değil; meselenin tam da özü olarak gören sanatçılar, demokrasi ve kent ilişkisini irdeleyen farklı tekniklerde üretimler gerçekleştiriyorlar. Ekonomiden ödünç aldığı “Yaratıcı Yıkım” kavramını kent çalışmalarına uyarlayan David Harvey’e göre, kent hakkı sadece halihazırda varolanlara erişme hakkı değil; aynı zamanda onu değiştirme, yeniden biçimlendirme hakkıdır. Bu sebeple, “Yaratıcı Yıkım” 2008’in son günlerinde Atina’da yaşananlarla daha anlamlı hale gelir, yeni bir yaratıcı ruh, yine yıkımın içinden doğar! Kent sakinleri, en temel hakları olan kenti değiştirme haklarını kullanırlar.
Farklı şehirlerden 6 sanatçının çalışmalarında, kent meselelerine ilişkin yaklaşımlar sergileniyor. Kentin alışıldıkça görünmez hale gelen çelişki ve çatışmaları görünür hale gelirken, sınırlar ve geçişlilikler sorgulanıyor. Sanatçılar büyük eleştirileri dile getirmek için küçük esprilerden yararlanıyorlar. İnanılanlara dair ısrar görünür kılınıyor.
Sanatın gündemini takip etmek isteyenlerin yeni adresi Outlet; Canan Pak, AYK, MAS Matbaası, BenQ, The Point Otel, Beck’s, Coca Cola, Netcopy Center ve Derin Design’ın sponsorluğuyla Azra Tüzünoğlu tarafından yürütülmektedir.
“Yaratıcı Yıkım” sergisi 3 Şubat’tan 15 Mart’a dek Salı’dan Cumartesi’ye 10.00-18.30 arasında görülebilir.
THE LITTLE BOY LOST
"Father, father, where are you going?
Oh do not walk so fast!
Speak, father, speak to your little boy,
Or else I shall be lost."
The night was dark, no father was there,
The child was wet with dew;
The mire was deep, and the child did weep,
And away the vapour flew.
Oh do not walk so fast!
Speak, father, speak to your little boy,
Or else I shall be lost."
The night was dark, no father was there,
The child was wet with dew;
The mire was deep, and the child did weep,
And away the vapour flew.
W.Blake
ev
Bu fotoğrafı Lübnan'da çekmiştim Sabra- Şatilla dolaylarında. Bombaların bölgeye düştüğü yıldan fotoğrafı çektiğim 2006 yılına kadar yapılabilen tamirat işte gördüğünüz kadar.
Soyal devlet?
Kentsel dönüşüm. Peki neye "dönüşüyor" bu kent? Hatta sadece İstanbul değil, kentler neye dönüşüyor?
Ev, yaşamak, yoksulluk ile şehir nasıl bir yer?
---
Pelin Tan'ın bir yazısına geri döndüm geçen gün, bienalde Bik Van Der pol'ün çıkarttığı bir yayında yer almıştı makale. Takip etmedim belki başka bir yerde de yayınlanmıştır.(marcel memed yetişir) Makale yazarın kendi yaşadığı yerden başlıyor yaşadığı ahşap evden. Bir akademisyen ama aynı zamanda mahalleli olarak kaleme alınmıştı yazı şehrin kentsel dönüşümü üzerine. Ben de böyle bir evde yaşadığım için bir ortaklık kurdum ister istemez yazının en başından. şehirde yaşayan ve dönüşümden etkilenen olarak.
Yine Pelin'in hatırlatmasıyla.Geçtiğimiz cumartesi-pazar günü Bilgi Üniversitesinde yapılan 21.yy da sosyal belediyecilik sempozyumuna gittim. Katılımcılar oldukça çeşitliydi; akademisyenler, inisiyatifler, dernek temsilcileri, meslek gruplarından kişiler, belediye başkanlarına kadar çeşitlenen konuşmacılar davet edilmişti.
Aslında ilk gün siyasal bilimlerden, şehir bölgecilerden ve temelde günlerini evde Harvey, Lefebvre vb.yiyip okulda öğrencilerine seslenen bu açık kafaların yanında -veya karşısında demeliyim- "Yerel mücadeleler" başlığıyla olayların gerçek madurları (veya kitaplarda ve makalelerde adı geçen) evleri üzerine yıkım kararı alınmış kişiler vardı.
Önce benim için "bir kişinin evinden isteği dışında atılmasını" ( hatta türkiyede maalesef devlet illegal olarak bunu uyguluyor) insanlık dışı bulduğumu söylemeliyim. Tarih derslerinde çocukluğumuzdan beri kafamıza kazınmak istenen "birilerinin yurttan atılması" ve bayram fikri yerine "büyük mübadelenin" bu trajik yanının anlatılmasını yeğlerdim. Biz bunları hiç konuşmadık. İnsanın kendine hayat kurduğu yerden atılması-defedilmesi ne demek bir düşünün. Şimdi şu an birisi size dese ki "terk et burayı" deprem geçirmiş gibi hissetmezmisiniz. Sürgün, eğer gönüllü değilse-trajik ve ağır.
Benim için "ev" hassas bir konu. Evsizlik hissinin, insanda, sabahları uyandığında durdurulması imkansız bir rahatsızlık ve huzursuzluk kaynağı olduğunu biliyorum. Sırf bu yüzden aidiyet -faşizme tırmanmadıkça- iyi birşey.
Enformel her tür meseleyi de seviyorum, yaşamama- yaşayabilmemize- izin veriyor.
Herneyse, sempozyum çok öğreticiydi benim açımdan. Daha önce takılmadığım yeni takıntılar kazandım.
Tarlabaşının ( mutetenalaştırma, soylulaştırma ) sürecinde mücadelede etkin olan Erdal Aybek konuştu. Ben böyle konuşma görmedim! hakkını savunmakta ve kendi sınırlarını bu denli bilmek de ama bu denli sıkı retorik... Haklılık bazen insanlara etkileyici bir ses veriyor. Tarlabaşında yıkılmak istenen bölge suç oranının yüksekliği bahane ediliyor, Erdal bey suç benim sorunum değil, Polisin işi diye sesleniyordu salona. Yıllarca tarihi eser olduğu için tamir edemedikleri evler şimdi ne oldu da yıkılabilir oldu? Tarlabaşı süreciyle ilgili olarak akademisyenleri delicesine eleştiren bu mahalle sakininden sonra olanlar ilginçti. Erdal bey mahalleye gelen birsürü yabancı üniversiteye rağmen kapılarını çalmayan istanbul üniversitelerine, evleri hakkında bilirkişi tutanaklarına adı işlenen akademisyenlere olan kızgınlığını dilegetirdi. Ama öyle böyle değil, ağız dolusu...
Bir sonraki yerel mücadedeler konuşmacısı ise sulukule sözcülüğü yapan bir romandı. Şükrü Pündük, televizyon izlemediğimden bilemiyorum zannedersem böyle popüler bir şahsiyete de dönüşmüş. Zaten "roman" kültürü ilginç olduğundan yıkımından en fazla haberimiz olan yer de burası oldu. Anlattığı bir anısı durumu tarif ediyor, Ankara'ya insan hakları bakanlığına gittiğinde başına gelen olay olmuş. Şikayet edeceği kişi olan Toki başkanı, tam odaya girdiğinde insan hakları komisyonunun odasında oturuyor çaylar sohbet. Yapamıyor şikayetini. İşte gerçek böyle birşey. Haklılığın boğaza düğümlenmesi. 750 yıllık mahalle boşaltılıyor yoksul sakinler yerine modern villaların inşaa edileceği alanda Fatih belediyesi şu ana kadar koruma altındaki yapıları da yıktı.
Şükrü Pündük sempozyumun başında "durum tespitinden öteye giden alternatifler, somut birtakım önermelerin gerekliliğine" ilişkin tartışmayı kastederek sulukule için hazırlanan ama yerel yönetimlerce uygulamaya konulmayan projeleri kastederek boykot çağrısı yaptı. Sulukule için alternatif 3 proje yapıldığını ama yönetimin kaale almadığından bahsetti. Üniversitelerdeki akademisyenleri ve öğrencilere 1size sesleniyorum, ne kadar okusanız da işe yaramıyor ben sizin yerinizde olsam durdururdum" dedi. Eğitimi durdururdum.
Ben şenlendim hemen.
İşte ilginç olan konuşmanın başında entellektüellerce sıkça değinilen "tabandan" birşeylerin gelişmesi beklentisine bu kadar net ve güzel cevap olamazdı. Aydınlar taban uyansın diyor, taban aydınlar uyansın diyor. Konuşmasında ben tabanım hem de ta kendisiyim dedi Pündük. Türkiye de entellektüel olan kişilerle sıradan halk arasındaki mesafelililik ve problemler sıklıkla gündeme geliyor. Konuşmacılardan (MSUGSÜ)Murat Yalçıntan bunu aşma çabalarından bahsetti. Tüm konferansta en tuhaf olan, birtakım somut meseleler üzerine tartışan sol yönelimli entellektüeller kendi aralarında mutabakatta zorlanırken, tabandan gelen bir ses hükümet bildiğini okuyor sizler işe yaramıyorsunuz diyordu.
Meselenin "bilmek" olmadığı yerde "bilgi" nedir ki?
İşte bütün seminer boyunca hükümetin şehircilik politikası ve yerel yönetimlerin yaklaşımı, gündemdeki meseleler ve çalışma grupları hakkında bol bol bilgi aktı.
Hatice kurtuluş ( İÜ, siyasal bilimler fakültesi) Kentsel mülkiyetin sınıfsal yeniden paylaşımı ya da sınıfların mekanda yeniden dağılımı üzerine konuştu. Temelde yoksulların söz hakkı olmayışı ve yoksular kentsel dönüşümün dışında tutulması.Devlet-sermaye-sınıflar / bu üçlü dengede sermaye ve devlet ortaklığı veya yakınlamaşı sınıfları yalnız bırakması. Devlet sermayeye
tam destek verirken alt sınıfların haklarını korumak bir yana ihlal etmekte.
Yerel mücadeleller şehir bölgecilerin, mimarların ve ilgili alanlardaki kişilerin yanısıra ciddi bir basın desteği gerekli. Maalesef, alt sınıfların haklarını savunmalarına yarıyacak yaygınlıkta bir basından söz edilemiyor.
Ülkenin siyasi kültüründeki arızaların katkısıyla, bir politik görüş etrafında güçlenen devlet-kurumlar ve sermaye karşısında farklı olanlar ve yoksullar giderek eziliyor.
Bunun yanında kentteki uygulamalar da estetik olarak ciddi problemler taşıyor. Toki toplukonutları yapıldığı bölgenin kültürü, yapısı yaşayışı gözardı edilerek heryere aynı şekilde uygulanıyor.
Mimarlar Odasından Mücella Yapıcının dediği gibi "Mimar parayı o alana sığdırır. Tarih satıyorsa "selçuklu mimarisi" veya "dubai estetiği" farketmez. Esasen hiçbirşey farketmez." Şehrin estetiği de böylece göremeyen gözlere emanet edilmiş oluyor.
Bunun yanısıra devletin kentsel dönüşümde akademisyenleri entellektüelleri ve konunun ehil kişilerinin fikirlerine danışmaksızın yaptığı düzenlemelerde yeni kurulan Kalkınma ajansları ile yetkiler merkezileşiyor. Denetimden ise bahsetmek imkansız.
Böylece kentli olan biteni seyretmek durumunda.
ilgili bir haber dünkü taraf'da:
-----
Sahne Senin Yalnızlık: Başıbüyük, Tarlabaşı, Ayazma, Sulukule, Validebağ, 3. Köprü...
Haber: yapi.com.tr / Mesut TUFAN
21.01.2009
Birlikte Başarabiliriz İstanbul Platformu'nun yaklaşan yerel seçimler öncesi 'nasıl bir yerel yönetim anlayışı'nı tartışmaya açmayı hedeflediği '21. Yüzyılda Sosyal Belediyecilik' sempozyumu, 17 - 18 Ocak tarihlerinde Bilgi Üniversitesi Dolapdere Yerleşkesinde gerçekleştirildi. Sempozyum, bir yandan alternatif yerel yönetim pratiklerine odaklanırken, bir yandan da yeniden şekillenmekte olan kentsel mekan (lar) ve bu değişim (ler) in etkilediği yaşamlar üzerinden 'yerel mücadeleler'i ele aldı. Bir mücadele alanı olarak kent Sempozyumun, yerel mücadelelerin sahneye taşındığı ilk gününün konukları Sosyal Haklar Derneği'nden Besime Şen, Başıbüyük'ten Adem Kaya, Tarlabaşı'ndan Erdal Aybek, Ayazma'dan Kasım Aydın, Sulukule'den Şükrü Pündük, İmece Şehircilik Hareketi'nden Hade Türkmen, 3. Köprü Yerine Yaşam Platformu'ndan Besim Sertok, Körler Okulu'ndan Çağrı Doğan, Sokaklar Bizim Platformu'ndan Kevser Üstündağ, Validebağ Gönüllüleri'nden Latif Şimşek, Gazhane Çevre Gönüllüleri'nden Nilgün Canpolat, Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu'ndan Gaye Yılmaz, Adalar Gönüllüleri'nden Ali Şenalp'di. Bir hak ihlali olarak konut sorunu Konuşmasında dernek olarak üç yıldır sosyal anlamdaki hak kayıpları üzerine çalıştıklarını söyleyen Sosyal Haklar Derneği'nden Besime Şen, sosyal bir belediyecilik modeli düşüncesi geliştirmeye çalıştıklarını belirtti. Bu anlamda hak kayıplarıyla en çok yüzyüze gelen kesimlerin tespitinin ve onların taleplerine kulak vermenin önemine işaret eden Besime Şen, hak ihlallerinin yoğun yaşandığı temel başlıklar olarak kaçak yapılaşmayı, kentsel dönüşümü, fiziksel iyileştirme çalışmalarını, doğal afetleri, göçü ve mevsimlik işleri gösterdi. Besime Şen, etkilediği kitlenin boyutları nedeniyle kentsel dönüşümün diğerlerinin arasında öne çıktığına işaret ederek, "Böylece hem basında geniş yer buldu, hem de alternatif politik arayışları tetikledi" dedi.
"Üç yıldır direniyoruz, ama sonuç alamıyoruz"
Besime Şen'den sonra söz alan Başıbüyük Mahallesi'nden Adem Kaya, üç yıldır mücadele ettiklerini ve halk katmanında bir direnç oluşturmak anlamında başarılı olduklarını, ancak bunlara rağmen sonuç alamadıklarını söyledi. Mahkemeden yürütmeyi durdurma kararı çıkardıklarını, Belediye ve TOKİ arasında kendilerine rağmen yapılan protokolü iptal ettirdiklerini hatırlatan Adem Kaya, "AK Parti, önümüzdeki yerel seçimlerde yeniden Fikri Köse'yi aday gösterdi. Başıbüyük Mahallesi, seçimlerden sonra daha büyük zulümle karşılaşacak" diye konuştu. Adem Kaya, Çevik Kuvvet'in hala mahalleden çıkmadığını, direnci kırmak için sürekli yeni yöntemler geliştirildiğine değinerek, akademik camiadan kendilerini savunurken "Sizin projenizde mağduriyet var, oysa böyle de yapılabilir" diyebilecekleri alternatif projeler üretilmesi konusunda yardım istedi.
"Uzaktan karar vermeyin, gelip bizi tanıyın"
Tarlabaşı'nda yaşananları aktaran Erdal Aybek ise sürecin diğer kentsel dönüşüm projelerinden pek de farklı gelişmediğini, akademisyenlerin ilgisiz kaldığını, basının proje alanıyla ilgili gelişmeleri manipüle ettiğini, yerel idarenin 'bilgi talebi hakkı'na rağmen kendilerini bilgilendirmekten kaçındığını savundu. Mücadele edebilmek için kiracıları ve tapu sahiplerini aynı dernek çatısı altında buluşturduklarını dile getiren Erdal Aybek, bu şekilde görüşmelerde hep dernek üyelerinin olabildiğini ve bunun da süreçten herkesin doğrudan haberdar olmasına yaradığını anlattı. Hukukçuların ve akademisyenlerin ilgisizliğinden yakınan Erdal Aybek, ne Beyoğlu'ndaki İstanbul Barosu'ndan ne de Üniversitelerden kendilerine destek çıkıldığını ifade etti ve "Proje alanına genç öğrenci arkadaşlar gönderiliyor, ama akademisyenlerin kendileri gelmiyor. Gelip bizimle görüşmelerini istiyoruz, uzaktan karar vermeyin" şeklinde konuştu.
"Ayazma yalnız ve kimsesiz"
Küçükçekmece Ayazma'da çadırlarda yaşam mücadelesi veren 18 aile adına konuşan Kasım Aydın da, üç yıldır kar kış demeden ve inançlarını kaybetmeden direndiklerini aktardı. Kimliğinde baba adından önce TC kimlik numarasının yer aldığına ve bunun onların da sosyal hakları olduğu anlamına gelmesi gerektiğine dikkat çeken Kasım Aydın, kendilerinin yöneticiler tarafından sürekli oyalanmalarından yakındı. Borç alarak Ankara'ya gittiklerini, oradan Belediye'ye gönderildiklerini, belediyeninse hiçbir şeyden haberinin olmadığını söylediğini aktaran Kasım Aydın, halkın yanında olması gereken Kaymakamın, Belediye Başkanının kentsel dönüşümden yana olmasından duyduğu şaşkınlığı dile getirdi. Destek isteyen Kasım Aydın, "Oradaki ailelere bir geçmiş olsun demeniz, onlara bir yıl yetecek güç vermeniz anlamına geliyor" dedi.
"Bu siyasi bir karar, dönüşü yok"
"Bence, aslında sosyal devleti tartışmalıyız" diyerek sözlerine başlayan Sulukule sakinlerinden Şükrü Pündük, kentsel dönüşümün siyasi bir karar olduğunu ve bir çözümü olmadığını söyledi. 'Gecekondu nedir?', 'Ev nedir' sorularını ortaya atan Şükrü Pündük, alternatif proje de gösterdiklerini ancak ağızlarıyla kuş da tutsalar işe yaramayacağını savundu. Şükrü Pündük, fakültelerdeki hocaların ders vermemelerinin bir alternatif olabileceğini belirtti ve "Hocalar diyecek ki, bu kadar mimara, plancıya gerek yok; siz zaten bildiğinizi yapıyorsunuz" diye konuştu.
Nazmi Algan / Tabipler Odası: Sağlığın hak olmaktan çıktığı bir ortamdayız
30 - 40 yıl öncesinin sınıf mücadelesinide sağlık o kadar da kilit bir noktada değildi. Ancak 1970'lerin sonlarında başlayan neoliberal politikalarla birlikte sağlık da bir mücadele alanı haline geldi. Sağlığın metalaştığı, hak olmaktan çıktığı bir ortamdayız. Belediyeler de sağlık hizmeti sunuyor; ancak bunlar çok dağınık ve bölgeden bölgeye farklılıklar gösteriyor. Oysa belediyelerin işi altyapının tam ve doğru ulaştırılmasını sağlamak olmalı. Belediyelerin poliklinik açmaları, kaynak israfından, popülizmden ve zaman kaybından başka birşey değil.
İnci Beşpınar: Sosyal politikalar üretilmeli
'Sosyal devlet' kavramının içi boşaltıldı. Bu nedenle ne merkezi ne de yerel irade sosyal politikalar üretmiyor. İşsizlik, bulaşıcı hastalıklar, yoksullaşma ve bunların yarattıkları sorunlar için merkezi olduğu kadar yerelde de sosyal projeler üretilmeli.
Çağrı Doğan / Emirgan Altı Nokta Rehabilitasyon Merkezi: Engellilerin de kentsel bir mücadelede öncü olabileceğini gösterdik.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin boşaltma talebiyle başlayan mücadelemiz hala sürüyor. Hızla artan nüfus için kör okullarının kapatılması değil, yenilerinin açılması gerekiyor. Ortaya koyduğumuz direnç ile okul, çalışmalarını sürdürüyor. Bu süreçte engellilerin nasıl politik bir sermaye olarak kullanıldıklarını gördük; öte taraftan da kentsel bir mücadeleye öncülük edebileceğimizi.
Besim Sertok / 3. Köprü Yerine Yaşam Platformu:Boğaz'a yapılan köprüler birer turnosol kağıdı işlevi görüyor
Yaklaşık bir yıldır faaliyetlerimizi sürdürüyoruz. Ben bir Sarıyer sakiniyim. Boğaz'a yapılan köprüler, birer turnosol kağıdı işlevi görüyor. Köprülerin, çevre ve bağlantı yollarıyla nasıl arazi rantı yarattığını; temiz çevre ve su hakkını nasıl ihlal ettiğini gösteriyor. 30 yıl önce akmakta olan çeşmeler, artık bugün akmıyorlar. Platform çatısı altında 50 oluşumu buluşturduk; toplumun bütün kesimlerini biraraya getirmeye çalıştık. Eğer sosyal belediyecilik yapılmak isteniyorsa, adayların köprüye bakış açısı bir kriter olacaktır.
Latif Şimşek / Validebağ Gönüllüleri: Artık gönüllü müyüm bilmiyorum; bıktım
Validebağ Gönüllüleri'ndenim; ama artık gönüllü müyüm yoksa değil miyim bilmiyorum, bıktım. Bizi, 13 yıldır uğraştırıyorlar. Eskiden işimiz daha kolaydı, çünkü yöneticiler arasındaki sürtüşmeler vardı. Ama şimdi hepsi bir koro gibi, aynı fikirde.
Gaye Yılmaz / Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu: BM, kapitalizmin sosyal maskesi
Birleşmiş Milletler (BM), kapitalizmin sosyal maskesi; ama o maskenin de makyajı akıyor. Suyun ticarileştirilmesi konusunda kendilerini çok iyi saklıyorlar. Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, İstanbul'da gerçekleştirilecek su forumunda gündemde suyun özelleştirilmesinin olmayacağını söylüyor. Evet olmayacak, çünkü ellerinde özelleştirmeden daha yeni 'kamu özel sektör ortaklığı', 'yap işlet devret' gibi metalaştırma enstrümanları var. Hak ihlalleri durumunda genellikle 'insan hakları kararnamesi' referansı ile konuşuruz; ancak bu ihlalleri hazırlayan kararnamenin bizzat kendisi.
---
Sulukule'de evler kensel dönüşüm projesi kapsamında yıkılıyor.
Fatih Belediyesi tarafından gerçekleştirilen Sulukule Yenileme Projesi kapsamında Neslişah ve Hatice Sultan Mahalleleri’nde altı gecekondunun daha yıkımı gerçekleştirildi.
Belediye ekiplerinin yıkımı gerçekleştirdiği sırada Sulukule Platformu üyeleri ve yıkım ekipleri arasında zaman zaman gerginlik yaşandı. Yıkım dolayısıyla Mimar Sinan Üniversitesi öğrencileri de mahalle halkına destek verdi.
Polis desteğinde sabah saatlerinde mahalleye gelen yıkım ekipleri önceden kırmızı boya ile işaretlenen evleri yıkmaya başladı. Yıkım ekipleri mahallede 6 gecekondunun yıkımını gerçekleştirdi.
Yıkım sırasında Sulukule Platformu Üyesi Mimar Aslı Kıyat İngin’in yıkımı gerçekleşecek bir evinin tarihi eser özelliği taşıdığı için Anıtlar Yüksek Kurulu’na müracat ettiklerini söylemesi ve müracaatın sonuçlanana kadar yıkımın durdurulması gerektiğini belirtmesine rağmen belediye yetkilileri bu binaların imar planlarında tarihi eser taşımadığını belirterek yıkıma geçtiler.
Yıkımın ardından mahalle sakinleri de bir basın açıklaması yapan Hacer Foggo “Fatih belediyesi onlarca yıldır yaşadığımız mahalleden bizi atmak istiyor. Evlerimizi başımıza yıkıyor. Belediye evlerimizin kapısına kırmızı boyayla çarpı işaretleri koymaya başladı. Bu evlerde bizler yaşıyoruz. Çocuklarımızı yetiştiriyoruz. Yıkılırsa sokakta kalacağız” dedi. Foggo ayrıca “Bizler ne TOKİ’nin Taşoluk konutlarının bedellerini ne de Sulukule dışındaki yerlerin daha yüksek olan kiralarını ödeyecek durumdayız. Bizlere alternatif barınma imkânları sağlanmadan evlerimizden çıkmayacağız” diye konuştu
-------
25.01.2009 İlave:
Sulukule Platformu Basın Açıklaması
Sulukuleli Çocuklar Yıkımı Durdurdu!
23 Ocak Cuma günü, Fatih Belediyesi'nden gelen yıkım ekipleri, aylardır Çocuk Merkezi işlevini gören binayı yıkmak üzere bölgeye vardıklarında karşılarında çocukları buldular. Yaşları 4 ile 12 arasında değişen yaklaşık onbeş çocuk, dozerlere rağmen binanın üst katına çıkıp pencerelerden yıkımlara ve belediyeye karşı hep bir ağızdan sloganlar attılar, şarkılar söylediler ve darbukalarını çaldılar.
Çocuklar, atölyede gönüllü abla ve abilerinin bulunamadığı ve dolayısıyla merkezin kapalı oldugu bir anda dozerlerin geldigini duyunca bir kac dakika içinde kendi kendilerine harekete geçtiler… Büyüklerini bile cağirmaya firsat bulamadan veya gerek görmeden birbirlerini hızla haberdar ettiler… Evlerinden , darbukalarını da almayı unutmadan merkeze koşan çocular, hemen binaya girip kendilerini kilitlediler ve belki de dünyanın en ilginc ve türünde bir ilk olan direnişi gerçekletirdiler…
Çocular, darbuka çalıp, şarkı söylerek sloganlar attılar: 'burası Sulukule, burda yıkım yok!', 'Sulukule bizimdir, bizim kalacak!', 'Sulukule buraya, yumruk havaya!'… Nakaratlarıyla büyüdükleri 'Aman Sulukule, Canım Sulukule' adlı şarkıyla coştular…
Haberi duyup olay yerine gelen, Sulukule Roman Kültürünü Geliştirme ve Dayanışma Derneği başkanı Şükrü Pündük'ün araya girmesiyle zabıta, çocukların binayı işgal etmiş olmasının yıkımı olanaksız hale getirdiğine karar verip mahalleyi terk etti. Ekipler mahalleyi terk ederken çocuklar şarkılar söyleyip darbukalarını çalmaya devam ettiler.
Çocuk Atölyesi 2006'nın mart ayından bu yana, yıkım alanında yaşayan çocuklarla, okuma yazmadan, resim, darbuka kurslarına, sirk çalışmalarından, tiyatro oyunu sahnelemeye kadar çeşitli alanlarda eğitim buluşmaları düzenlemekte olan gönüllü bir oluşum.
Mahalle Derneği, zorunlu yer değiştirme ve yıkıma maruz kalan çocukların travmadan kaçabildikleri, ve manevi destek bulabildikleri tek alan olarak varlık gösteren atölyenin mahalledeki yıkımlar tamamlanana kadar ayakta tutulmasını talep ediyor. Zabıtalar yaklaşık 2 hafta önce de yıkmaya geldilerinde atölyede bulunan gönüllüler duruma itirazlarını dile getirmişler, buna karşılık Fatih Belediyesi talebin yazılı ve resmi bir dilekçe halinde kurumlarına iletilmesi gerektiğini belirtmişlerdi. İmzalı dilekçeyi belediyeye ileten gönüllülerin ve mahalle derneğin çabaları karşısında, belediye söz konusu binanın son ana kadar yıkılmayacağına dair prensip sözü vermişti. Ama belediye, geçtiğimiz Cuma günü, merkeze yine dozerleri gönderek bir kez daha sözünde durmayacağını gasterdi…
Sulukule 2007 yılından bu yana Fatih Belediyesi ve TOKİ işbirliğince hazırlanan dönüşüm projesi kapsamında gerçekleştirilen yıkımlara sahne oluyor. Proje, tarihi Roman mahallesinin ortadan kadırılıp yerine taklit sivil Osmanlı ve Türk mimarisi örneği villalar, bir otel ve bir alışveriş merkezinin de bulunduğu yeni bir alanının inşa edilmesini öngörüyor. Belediyenin projesine karşı çıkan sivil mücadele 2006 yılından bu yana devam ediyor, ancak günümüze değin proje alanındaki 500'ü aşkın binanın yaklaşık 150'si yıkılmış durumda. Yaklaşık 5000 kişi zorunlu yer değiştirmeye maruz kaldı ve kalmaya devam ediyor…
Sulukule Platformu
Ev, yaşamak, yoksulluk ile şehir nasıl bir yer?
---
Pelin Tan'ın bir yazısına geri döndüm geçen gün, bienalde Bik Van Der pol'ün çıkarttığı bir yayında yer almıştı makale. Takip etmedim belki başka bir yerde de yayınlanmıştır.(marcel memed yetişir) Makale yazarın kendi yaşadığı yerden başlıyor yaşadığı ahşap evden. Bir akademisyen ama aynı zamanda mahalleli olarak kaleme alınmıştı yazı şehrin kentsel dönüşümü üzerine. Ben de böyle bir evde yaşadığım için bir ortaklık kurdum ister istemez yazının en başından. şehirde yaşayan ve dönüşümden etkilenen olarak.
Yine Pelin'in hatırlatmasıyla.Geçtiğimiz cumartesi-pazar günü Bilgi Üniversitesinde yapılan 21.yy da sosyal belediyecilik sempozyumuna gittim. Katılımcılar oldukça çeşitliydi; akademisyenler, inisiyatifler, dernek temsilcileri, meslek gruplarından kişiler, belediye başkanlarına kadar çeşitlenen konuşmacılar davet edilmişti.
Aslında ilk gün siyasal bilimlerden, şehir bölgecilerden ve temelde günlerini evde Harvey, Lefebvre vb.yiyip okulda öğrencilerine seslenen bu açık kafaların yanında -veya karşısında demeliyim- "Yerel mücadeleler" başlığıyla olayların gerçek madurları (veya kitaplarda ve makalelerde adı geçen) evleri üzerine yıkım kararı alınmış kişiler vardı.
Önce benim için "bir kişinin evinden isteği dışında atılmasını" ( hatta türkiyede maalesef devlet illegal olarak bunu uyguluyor) insanlık dışı bulduğumu söylemeliyim. Tarih derslerinde çocukluğumuzdan beri kafamıza kazınmak istenen "birilerinin yurttan atılması" ve bayram fikri yerine "büyük mübadelenin" bu trajik yanının anlatılmasını yeğlerdim. Biz bunları hiç konuşmadık. İnsanın kendine hayat kurduğu yerden atılması-defedilmesi ne demek bir düşünün. Şimdi şu an birisi size dese ki "terk et burayı" deprem geçirmiş gibi hissetmezmisiniz. Sürgün, eğer gönüllü değilse-trajik ve ağır.
Benim için "ev" hassas bir konu. Evsizlik hissinin, insanda, sabahları uyandığında durdurulması imkansız bir rahatsızlık ve huzursuzluk kaynağı olduğunu biliyorum. Sırf bu yüzden aidiyet -faşizme tırmanmadıkça- iyi birşey.
Enformel her tür meseleyi de seviyorum, yaşamama- yaşayabilmemize- izin veriyor.
Herneyse, sempozyum çok öğreticiydi benim açımdan. Daha önce takılmadığım yeni takıntılar kazandım.
Tarlabaşının ( mutetenalaştırma, soylulaştırma ) sürecinde mücadelede etkin olan Erdal Aybek konuştu. Ben böyle konuşma görmedim! hakkını savunmakta ve kendi sınırlarını bu denli bilmek de ama bu denli sıkı retorik... Haklılık bazen insanlara etkileyici bir ses veriyor. Tarlabaşında yıkılmak istenen bölge suç oranının yüksekliği bahane ediliyor, Erdal bey suç benim sorunum değil, Polisin işi diye sesleniyordu salona. Yıllarca tarihi eser olduğu için tamir edemedikleri evler şimdi ne oldu da yıkılabilir oldu? Tarlabaşı süreciyle ilgili olarak akademisyenleri delicesine eleştiren bu mahalle sakininden sonra olanlar ilginçti. Erdal bey mahalleye gelen birsürü yabancı üniversiteye rağmen kapılarını çalmayan istanbul üniversitelerine, evleri hakkında bilirkişi tutanaklarına adı işlenen akademisyenlere olan kızgınlığını dilegetirdi. Ama öyle böyle değil, ağız dolusu...
Bir sonraki yerel mücadedeler konuşmacısı ise sulukule sözcülüğü yapan bir romandı. Şükrü Pündük, televizyon izlemediğimden bilemiyorum zannedersem böyle popüler bir şahsiyete de dönüşmüş. Zaten "roman" kültürü ilginç olduğundan yıkımından en fazla haberimiz olan yer de burası oldu. Anlattığı bir anısı durumu tarif ediyor, Ankara'ya insan hakları bakanlığına gittiğinde başına gelen olay olmuş. Şikayet edeceği kişi olan Toki başkanı, tam odaya girdiğinde insan hakları komisyonunun odasında oturuyor çaylar sohbet. Yapamıyor şikayetini. İşte gerçek böyle birşey. Haklılığın boğaza düğümlenmesi. 750 yıllık mahalle boşaltılıyor yoksul sakinler yerine modern villaların inşaa edileceği alanda Fatih belediyesi şu ana kadar koruma altındaki yapıları da yıktı.
Şükrü Pündük sempozyumun başında "durum tespitinden öteye giden alternatifler, somut birtakım önermelerin gerekliliğine" ilişkin tartışmayı kastederek sulukule için hazırlanan ama yerel yönetimlerce uygulamaya konulmayan projeleri kastederek boykot çağrısı yaptı. Sulukule için alternatif 3 proje yapıldığını ama yönetimin kaale almadığından bahsetti. Üniversitelerdeki akademisyenleri ve öğrencilere 1size sesleniyorum, ne kadar okusanız da işe yaramıyor ben sizin yerinizde olsam durdururdum" dedi. Eğitimi durdururdum.
Ben şenlendim hemen.
İşte ilginç olan konuşmanın başında entellektüellerce sıkça değinilen "tabandan" birşeylerin gelişmesi beklentisine bu kadar net ve güzel cevap olamazdı. Aydınlar taban uyansın diyor, taban aydınlar uyansın diyor. Konuşmasında ben tabanım hem de ta kendisiyim dedi Pündük. Türkiye de entellektüel olan kişilerle sıradan halk arasındaki mesafelililik ve problemler sıklıkla gündeme geliyor. Konuşmacılardan (MSUGSÜ)Murat Yalçıntan bunu aşma çabalarından bahsetti. Tüm konferansta en tuhaf olan, birtakım somut meseleler üzerine tartışan sol yönelimli entellektüeller kendi aralarında mutabakatta zorlanırken, tabandan gelen bir ses hükümet bildiğini okuyor sizler işe yaramıyorsunuz diyordu.
Meselenin "bilmek" olmadığı yerde "bilgi" nedir ki?
İşte bütün seminer boyunca hükümetin şehircilik politikası ve yerel yönetimlerin yaklaşımı, gündemdeki meseleler ve çalışma grupları hakkında bol bol bilgi aktı.
Hatice kurtuluş ( İÜ, siyasal bilimler fakültesi) Kentsel mülkiyetin sınıfsal yeniden paylaşımı ya da sınıfların mekanda yeniden dağılımı üzerine konuştu. Temelde yoksulların söz hakkı olmayışı ve yoksular kentsel dönüşümün dışında tutulması.Devlet-sermaye-sınıflar / bu üçlü dengede sermaye ve devlet ortaklığı veya yakınlamaşı sınıfları yalnız bırakması. Devlet sermayeye
tam destek verirken alt sınıfların haklarını korumak bir yana ihlal etmekte.
Yerel mücadeleller şehir bölgecilerin, mimarların ve ilgili alanlardaki kişilerin yanısıra ciddi bir basın desteği gerekli. Maalesef, alt sınıfların haklarını savunmalarına yarıyacak yaygınlıkta bir basından söz edilemiyor.
Ülkenin siyasi kültüründeki arızaların katkısıyla, bir politik görüş etrafında güçlenen devlet-kurumlar ve sermaye karşısında farklı olanlar ve yoksullar giderek eziliyor.
Bunun yanında kentteki uygulamalar da estetik olarak ciddi problemler taşıyor. Toki toplukonutları yapıldığı bölgenin kültürü, yapısı yaşayışı gözardı edilerek heryere aynı şekilde uygulanıyor.
Mimarlar Odasından Mücella Yapıcının dediği gibi "Mimar parayı o alana sığdırır. Tarih satıyorsa "selçuklu mimarisi" veya "dubai estetiği" farketmez. Esasen hiçbirşey farketmez." Şehrin estetiği de böylece göremeyen gözlere emanet edilmiş oluyor.
Bunun yanısıra devletin kentsel dönüşümde akademisyenleri entellektüelleri ve konunun ehil kişilerinin fikirlerine danışmaksızın yaptığı düzenlemelerde yeni kurulan Kalkınma ajansları ile yetkiler merkezileşiyor. Denetimden ise bahsetmek imkansız.
Böylece kentli olan biteni seyretmek durumunda.
ilgili bir haber dünkü taraf'da:
-----
Sahne Senin Yalnızlık: Başıbüyük, Tarlabaşı, Ayazma, Sulukule, Validebağ, 3. Köprü...
Haber: yapi.com.tr / Mesut TUFAN
21.01.2009
Birlikte Başarabiliriz İstanbul Platformu'nun yaklaşan yerel seçimler öncesi 'nasıl bir yerel yönetim anlayışı'nı tartışmaya açmayı hedeflediği '21. Yüzyılda Sosyal Belediyecilik' sempozyumu, 17 - 18 Ocak tarihlerinde Bilgi Üniversitesi Dolapdere Yerleşkesinde gerçekleştirildi. Sempozyum, bir yandan alternatif yerel yönetim pratiklerine odaklanırken, bir yandan da yeniden şekillenmekte olan kentsel mekan (lar) ve bu değişim (ler) in etkilediği yaşamlar üzerinden 'yerel mücadeleler'i ele aldı. Bir mücadele alanı olarak kent Sempozyumun, yerel mücadelelerin sahneye taşındığı ilk gününün konukları Sosyal Haklar Derneği'nden Besime Şen, Başıbüyük'ten Adem Kaya, Tarlabaşı'ndan Erdal Aybek, Ayazma'dan Kasım Aydın, Sulukule'den Şükrü Pündük, İmece Şehircilik Hareketi'nden Hade Türkmen, 3. Köprü Yerine Yaşam Platformu'ndan Besim Sertok, Körler Okulu'ndan Çağrı Doğan, Sokaklar Bizim Platformu'ndan Kevser Üstündağ, Validebağ Gönüllüleri'nden Latif Şimşek, Gazhane Çevre Gönüllüleri'nden Nilgün Canpolat, Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu'ndan Gaye Yılmaz, Adalar Gönüllüleri'nden Ali Şenalp'di. Bir hak ihlali olarak konut sorunu Konuşmasında dernek olarak üç yıldır sosyal anlamdaki hak kayıpları üzerine çalıştıklarını söyleyen Sosyal Haklar Derneği'nden Besime Şen, sosyal bir belediyecilik modeli düşüncesi geliştirmeye çalıştıklarını belirtti. Bu anlamda hak kayıplarıyla en çok yüzyüze gelen kesimlerin tespitinin ve onların taleplerine kulak vermenin önemine işaret eden Besime Şen, hak ihlallerinin yoğun yaşandığı temel başlıklar olarak kaçak yapılaşmayı, kentsel dönüşümü, fiziksel iyileştirme çalışmalarını, doğal afetleri, göçü ve mevsimlik işleri gösterdi. Besime Şen, etkilediği kitlenin boyutları nedeniyle kentsel dönüşümün diğerlerinin arasında öne çıktığına işaret ederek, "Böylece hem basında geniş yer buldu, hem de alternatif politik arayışları tetikledi" dedi.
"Üç yıldır direniyoruz, ama sonuç alamıyoruz"
Besime Şen'den sonra söz alan Başıbüyük Mahallesi'nden Adem Kaya, üç yıldır mücadele ettiklerini ve halk katmanında bir direnç oluşturmak anlamında başarılı olduklarını, ancak bunlara rağmen sonuç alamadıklarını söyledi. Mahkemeden yürütmeyi durdurma kararı çıkardıklarını, Belediye ve TOKİ arasında kendilerine rağmen yapılan protokolü iptal ettirdiklerini hatırlatan Adem Kaya, "AK Parti, önümüzdeki yerel seçimlerde yeniden Fikri Köse'yi aday gösterdi. Başıbüyük Mahallesi, seçimlerden sonra daha büyük zulümle karşılaşacak" diye konuştu. Adem Kaya, Çevik Kuvvet'in hala mahalleden çıkmadığını, direnci kırmak için sürekli yeni yöntemler geliştirildiğine değinerek, akademik camiadan kendilerini savunurken "Sizin projenizde mağduriyet var, oysa böyle de yapılabilir" diyebilecekleri alternatif projeler üretilmesi konusunda yardım istedi.
"Uzaktan karar vermeyin, gelip bizi tanıyın"
Tarlabaşı'nda yaşananları aktaran Erdal Aybek ise sürecin diğer kentsel dönüşüm projelerinden pek de farklı gelişmediğini, akademisyenlerin ilgisiz kaldığını, basının proje alanıyla ilgili gelişmeleri manipüle ettiğini, yerel idarenin 'bilgi talebi hakkı'na rağmen kendilerini bilgilendirmekten kaçındığını savundu. Mücadele edebilmek için kiracıları ve tapu sahiplerini aynı dernek çatısı altında buluşturduklarını dile getiren Erdal Aybek, bu şekilde görüşmelerde hep dernek üyelerinin olabildiğini ve bunun da süreçten herkesin doğrudan haberdar olmasına yaradığını anlattı. Hukukçuların ve akademisyenlerin ilgisizliğinden yakınan Erdal Aybek, ne Beyoğlu'ndaki İstanbul Barosu'ndan ne de Üniversitelerden kendilerine destek çıkıldığını ifade etti ve "Proje alanına genç öğrenci arkadaşlar gönderiliyor, ama akademisyenlerin kendileri gelmiyor. Gelip bizimle görüşmelerini istiyoruz, uzaktan karar vermeyin" şeklinde konuştu.
"Ayazma yalnız ve kimsesiz"
Küçükçekmece Ayazma'da çadırlarda yaşam mücadelesi veren 18 aile adına konuşan Kasım Aydın da, üç yıldır kar kış demeden ve inançlarını kaybetmeden direndiklerini aktardı. Kimliğinde baba adından önce TC kimlik numarasının yer aldığına ve bunun onların da sosyal hakları olduğu anlamına gelmesi gerektiğine dikkat çeken Kasım Aydın, kendilerinin yöneticiler tarafından sürekli oyalanmalarından yakındı. Borç alarak Ankara'ya gittiklerini, oradan Belediye'ye gönderildiklerini, belediyeninse hiçbir şeyden haberinin olmadığını söylediğini aktaran Kasım Aydın, halkın yanında olması gereken Kaymakamın, Belediye Başkanının kentsel dönüşümden yana olmasından duyduğu şaşkınlığı dile getirdi. Destek isteyen Kasım Aydın, "Oradaki ailelere bir geçmiş olsun demeniz, onlara bir yıl yetecek güç vermeniz anlamına geliyor" dedi.
"Bu siyasi bir karar, dönüşü yok"
"Bence, aslında sosyal devleti tartışmalıyız" diyerek sözlerine başlayan Sulukule sakinlerinden Şükrü Pündük, kentsel dönüşümün siyasi bir karar olduğunu ve bir çözümü olmadığını söyledi. 'Gecekondu nedir?', 'Ev nedir' sorularını ortaya atan Şükrü Pündük, alternatif proje de gösterdiklerini ancak ağızlarıyla kuş da tutsalar işe yaramayacağını savundu. Şükrü Pündük, fakültelerdeki hocaların ders vermemelerinin bir alternatif olabileceğini belirtti ve "Hocalar diyecek ki, bu kadar mimara, plancıya gerek yok; siz zaten bildiğinizi yapıyorsunuz" diye konuştu.
Nazmi Algan / Tabipler Odası: Sağlığın hak olmaktan çıktığı bir ortamdayız
30 - 40 yıl öncesinin sınıf mücadelesinide sağlık o kadar da kilit bir noktada değildi. Ancak 1970'lerin sonlarında başlayan neoliberal politikalarla birlikte sağlık da bir mücadele alanı haline geldi. Sağlığın metalaştığı, hak olmaktan çıktığı bir ortamdayız. Belediyeler de sağlık hizmeti sunuyor; ancak bunlar çok dağınık ve bölgeden bölgeye farklılıklar gösteriyor. Oysa belediyelerin işi altyapının tam ve doğru ulaştırılmasını sağlamak olmalı. Belediyelerin poliklinik açmaları, kaynak israfından, popülizmden ve zaman kaybından başka birşey değil.
İnci Beşpınar: Sosyal politikalar üretilmeli
'Sosyal devlet' kavramının içi boşaltıldı. Bu nedenle ne merkezi ne de yerel irade sosyal politikalar üretmiyor. İşsizlik, bulaşıcı hastalıklar, yoksullaşma ve bunların yarattıkları sorunlar için merkezi olduğu kadar yerelde de sosyal projeler üretilmeli.
Çağrı Doğan / Emirgan Altı Nokta Rehabilitasyon Merkezi: Engellilerin de kentsel bir mücadelede öncü olabileceğini gösterdik.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin boşaltma talebiyle başlayan mücadelemiz hala sürüyor. Hızla artan nüfus için kör okullarının kapatılması değil, yenilerinin açılması gerekiyor. Ortaya koyduğumuz direnç ile okul, çalışmalarını sürdürüyor. Bu süreçte engellilerin nasıl politik bir sermaye olarak kullanıldıklarını gördük; öte taraftan da kentsel bir mücadeleye öncülük edebileceğimizi.
Besim Sertok / 3. Köprü Yerine Yaşam Platformu:Boğaz'a yapılan köprüler birer turnosol kağıdı işlevi görüyor
Yaklaşık bir yıldır faaliyetlerimizi sürdürüyoruz. Ben bir Sarıyer sakiniyim. Boğaz'a yapılan köprüler, birer turnosol kağıdı işlevi görüyor. Köprülerin, çevre ve bağlantı yollarıyla nasıl arazi rantı yarattığını; temiz çevre ve su hakkını nasıl ihlal ettiğini gösteriyor. 30 yıl önce akmakta olan çeşmeler, artık bugün akmıyorlar. Platform çatısı altında 50 oluşumu buluşturduk; toplumun bütün kesimlerini biraraya getirmeye çalıştık. Eğer sosyal belediyecilik yapılmak isteniyorsa, adayların köprüye bakış açısı bir kriter olacaktır.
Latif Şimşek / Validebağ Gönüllüleri: Artık gönüllü müyüm bilmiyorum; bıktım
Validebağ Gönüllüleri'ndenim; ama artık gönüllü müyüm yoksa değil miyim bilmiyorum, bıktım. Bizi, 13 yıldır uğraştırıyorlar. Eskiden işimiz daha kolaydı, çünkü yöneticiler arasındaki sürtüşmeler vardı. Ama şimdi hepsi bir koro gibi, aynı fikirde.
Gaye Yılmaz / Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu: BM, kapitalizmin sosyal maskesi
Birleşmiş Milletler (BM), kapitalizmin sosyal maskesi; ama o maskenin de makyajı akıyor. Suyun ticarileştirilmesi konusunda kendilerini çok iyi saklıyorlar. Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, İstanbul'da gerçekleştirilecek su forumunda gündemde suyun özelleştirilmesinin olmayacağını söylüyor. Evet olmayacak, çünkü ellerinde özelleştirmeden daha yeni 'kamu özel sektör ortaklığı', 'yap işlet devret' gibi metalaştırma enstrümanları var. Hak ihlalleri durumunda genellikle 'insan hakları kararnamesi' referansı ile konuşuruz; ancak bu ihlalleri hazırlayan kararnamenin bizzat kendisi.
---
Sulukule'de evler kensel dönüşüm projesi kapsamında yıkılıyor.
Fatih Belediyesi tarafından gerçekleştirilen Sulukule Yenileme Projesi kapsamında Neslişah ve Hatice Sultan Mahalleleri’nde altı gecekondunun daha yıkımı gerçekleştirildi.
Belediye ekiplerinin yıkımı gerçekleştirdiği sırada Sulukule Platformu üyeleri ve yıkım ekipleri arasında zaman zaman gerginlik yaşandı. Yıkım dolayısıyla Mimar Sinan Üniversitesi öğrencileri de mahalle halkına destek verdi.
Polis desteğinde sabah saatlerinde mahalleye gelen yıkım ekipleri önceden kırmızı boya ile işaretlenen evleri yıkmaya başladı. Yıkım ekipleri mahallede 6 gecekondunun yıkımını gerçekleştirdi.
Yıkım sırasında Sulukule Platformu Üyesi Mimar Aslı Kıyat İngin’in yıkımı gerçekleşecek bir evinin tarihi eser özelliği taşıdığı için Anıtlar Yüksek Kurulu’na müracat ettiklerini söylemesi ve müracaatın sonuçlanana kadar yıkımın durdurulması gerektiğini belirtmesine rağmen belediye yetkilileri bu binaların imar planlarında tarihi eser taşımadığını belirterek yıkıma geçtiler.
Yıkımın ardından mahalle sakinleri de bir basın açıklaması yapan Hacer Foggo “Fatih belediyesi onlarca yıldır yaşadığımız mahalleden bizi atmak istiyor. Evlerimizi başımıza yıkıyor. Belediye evlerimizin kapısına kırmızı boyayla çarpı işaretleri koymaya başladı. Bu evlerde bizler yaşıyoruz. Çocuklarımızı yetiştiriyoruz. Yıkılırsa sokakta kalacağız” dedi. Foggo ayrıca “Bizler ne TOKİ’nin Taşoluk konutlarının bedellerini ne de Sulukule dışındaki yerlerin daha yüksek olan kiralarını ödeyecek durumdayız. Bizlere alternatif barınma imkânları sağlanmadan evlerimizden çıkmayacağız” diye konuştu
-------
25.01.2009 İlave:
Sulukule Platformu Basın Açıklaması
Sulukuleli Çocuklar Yıkımı Durdurdu!
23 Ocak Cuma günü, Fatih Belediyesi'nden gelen yıkım ekipleri, aylardır Çocuk Merkezi işlevini gören binayı yıkmak üzere bölgeye vardıklarında karşılarında çocukları buldular. Yaşları 4 ile 12 arasında değişen yaklaşık onbeş çocuk, dozerlere rağmen binanın üst katına çıkıp pencerelerden yıkımlara ve belediyeye karşı hep bir ağızdan sloganlar attılar, şarkılar söylediler ve darbukalarını çaldılar.
Çocuklar, atölyede gönüllü abla ve abilerinin bulunamadığı ve dolayısıyla merkezin kapalı oldugu bir anda dozerlerin geldigini duyunca bir kac dakika içinde kendi kendilerine harekete geçtiler… Büyüklerini bile cağirmaya firsat bulamadan veya gerek görmeden birbirlerini hızla haberdar ettiler… Evlerinden , darbukalarını da almayı unutmadan merkeze koşan çocular, hemen binaya girip kendilerini kilitlediler ve belki de dünyanın en ilginc ve türünde bir ilk olan direnişi gerçekletirdiler…
Çocular, darbuka çalıp, şarkı söylerek sloganlar attılar: 'burası Sulukule, burda yıkım yok!', 'Sulukule bizimdir, bizim kalacak!', 'Sulukule buraya, yumruk havaya!'… Nakaratlarıyla büyüdükleri 'Aman Sulukule, Canım Sulukule' adlı şarkıyla coştular…
Haberi duyup olay yerine gelen, Sulukule Roman Kültürünü Geliştirme ve Dayanışma Derneği başkanı Şükrü Pündük'ün araya girmesiyle zabıta, çocukların binayı işgal etmiş olmasının yıkımı olanaksız hale getirdiğine karar verip mahalleyi terk etti. Ekipler mahalleyi terk ederken çocuklar şarkılar söyleyip darbukalarını çalmaya devam ettiler.
Çocuk Atölyesi 2006'nın mart ayından bu yana, yıkım alanında yaşayan çocuklarla, okuma yazmadan, resim, darbuka kurslarına, sirk çalışmalarından, tiyatro oyunu sahnelemeye kadar çeşitli alanlarda eğitim buluşmaları düzenlemekte olan gönüllü bir oluşum.
Mahalle Derneği, zorunlu yer değiştirme ve yıkıma maruz kalan çocukların travmadan kaçabildikleri, ve manevi destek bulabildikleri tek alan olarak varlık gösteren atölyenin mahalledeki yıkımlar tamamlanana kadar ayakta tutulmasını talep ediyor. Zabıtalar yaklaşık 2 hafta önce de yıkmaya geldilerinde atölyede bulunan gönüllüler duruma itirazlarını dile getirmişler, buna karşılık Fatih Belediyesi talebin yazılı ve resmi bir dilekçe halinde kurumlarına iletilmesi gerektiğini belirtmişlerdi. İmzalı dilekçeyi belediyeye ileten gönüllülerin ve mahalle derneğin çabaları karşısında, belediye söz konusu binanın son ana kadar yıkılmayacağına dair prensip sözü vermişti. Ama belediye, geçtiğimiz Cuma günü, merkeze yine dozerleri gönderek bir kez daha sözünde durmayacağını gasterdi…
Sulukule 2007 yılından bu yana Fatih Belediyesi ve TOKİ işbirliğince hazırlanan dönüşüm projesi kapsamında gerçekleştirilen yıkımlara sahne oluyor. Proje, tarihi Roman mahallesinin ortadan kadırılıp yerine taklit sivil Osmanlı ve Türk mimarisi örneği villalar, bir otel ve bir alışveriş merkezinin de bulunduğu yeni bir alanının inşa edilmesini öngörüyor. Belediyenin projesine karşı çıkan sivil mücadele 2006 yılından bu yana devam ediyor, ancak günümüze değin proje alanındaki 500'ü aşkın binanın yaklaşık 150'si yıkılmış durumda. Yaklaşık 5000 kişi zorunlu yer değiştirmeye maruz kaldı ve kalmaya devam ediyor…
Sulukule Platformu
iyyyyggggg
Putin sanattan uzak dursun!

http://www.independent.co.uk/news/world/europe/putin-and-the-art-of-power-1366730.html
Habere göre Putin bu resmi 20 dakkada yapmış. Kenan Evren'i hatırlattı hemen. Gerçi Putin'in yayınlanan bir Judo DVD'si varmış onu görmek isterdim doğrusu dedim ve link burda:
Rusya'dan putin resmine göre daha ciddi -boykot edilmesi gereken- diğer sanat olayı da Kandinsky Ödülü.
http://www.16beavergroup.org/journalisms/
http://chtodelat.wordpress.com/2008/12/08/an-open-letter-on-the-2008-kandinsky-prize/

http://www.independent.co.uk/news/world/europe/putin-and-the-art-of-power-1366730.html
Habere göre Putin bu resmi 20 dakkada yapmış. Kenan Evren'i hatırlattı hemen. Gerçi Putin'in yayınlanan bir Judo DVD'si varmış onu görmek isterdim doğrusu dedim ve link burda:
Rusya'dan putin resmine göre daha ciddi -boykot edilmesi gereken- diğer sanat olayı da Kandinsky Ödülü.
http://www.16beavergroup.org/journalisms/
http://chtodelat.wordpress.com/2008/12/08/an-open-letter-on-the-2008-kandinsky-prize/
Hans Ulrich Obrist sonrasında akla düşen fikirler
Hans Ulrich Obrist dinledik ama yazamadık. israil gündemimize, kafamıza ve kalbimize taş gibi oturduğundan mıdır nedir? Geçtiğimiz cumartesi Garanti Galeri ve Platform Garanti'nin ortaklaşa düzenlediği "Disiplinlerötesi" konferans dizisi kapsamında Garaj Istanbul'da yapıldı konuşma.
(Ara not: Yakında şiir okumayı bırakacağım ve devrik cümlelerim son bulacak.)
Maraton günüymüş benim için. Bilenler ne kastettiğimi anlayacaktır, Hans Ulrich Obrist konuşmasının üstüne Övül Durmuşoğlu'yla sonra da Lukas Duwenhogger ile görüştüğüm için yoğun bir gündü benim için. Şikayet yok, ben memnun oldum.
HUO hızlı ve bol enformasyonun aktığı konuşmasında -çok az bir süreye daha ne kadar enformasyon sığabilir bilemiyorum- gerçekleştirdiği işlerden bahsetti. Serpentine galeride yaptıkları konuşmalar-projeler serisini "Maraton" olarak adlandırmışlar. Bu konuşmalar 24 saat sürüyor. Nedense Obrist'in konuşma sitili ile "Maraton fikri" arasında bağlantı kurmadan edemiyor, sanki sürenin uzunluğu değil de "yoğunluk" meseleymiş gibi bir yanılsamaya düşüyor insan.
Küçükken isviçrede yaşadığı yer rahiplerin manastırının bulunduğu bir yerdeymiş, Obrist de gidip bu manastırın kütüphanesinde takılmayı seviyormuş. Yaptığı projelerde aklının bir yerinde bunun etkileri olabileceğini düşündüğünü söyledi. Manastır rahipleri çeşitli bölgelerdeki diğer manastırlara giderek bilgilerini aktarıyorlar. Ben tabii hemen şunu düşündüm. Aslında tarifi bir "kapalı devreyi" işaretliyor ama HUO bilgiyi bir yerden diğer yere taşıma misyonunu kesinlikle üstlenmiş.
Konuşmayı anlatmaktan çok konuşmanın beni sürüklediği yerden bahsedeceğim daha çok. Hatta fazla dağılmasın diye aklıma takılan birkaç şeyi de eleyerek yapacağım bunu.
Konuşmada bahsi geçen deneysel ve kalıpları değiştirmeye yönelik projelerde, Maraton veya gezen sergiler çok fazla "establish" sanatçı içeriyordu. Serpentine pavyonunu yapan mimarlardan bahsetmeyeceğim bile. Hani bu gün sayınız isimleri dersek işte kimi sayabilirsek. Bu bana anlaşılır ama bir o kadar da problemli gözüktü. Meramım onların tanınırlığı değil, acaba bu derece tanınır olmayan sanatçının bu derece deneysel bir işe karışma şansı var mı? sorusu idi.
"Establish" sanatçılar çağrılmadan o projeler gerçekleşebilir miydi?
Manifestolar artık yok diyen Obrist aslında (farkında olmadan biraz daha demokratikleşmiş ve büyümüş olan sanat sistemlerinde) manifestoların zorluğundan ve çağımızda herşeyin atomize olduğundan bahsediyor. Manifestoların tarihsel nosyonuna geri dönerek sanatçı, yazar ve farklı alanlardan kişileri manifestolarını sunmak üzere davet ediyor. Liste şöyle:
Marina Abramović, Mark Aerial Waller & Giles Round, Rasheed Araeen, Athanasios Argianas, Pier Vittorio Aureli, Nicolas Bourriaud, Andrea Branzi, Peter Cook, Ekaterina Degot, Jimmie Durham, Henry Flynt, Gilbert & George, Reinier de Graaf (for Rem Koolhaas, OMA) Fritz Haeg K8 Hardy HEC/BEC Susan Hefuna, Eric Hobsbawm, Karl Holmqvist, Stewart Home, Charles Jencks, Terence Koh, Silvia Kolbowski, Hilary Koob-Sassen Nick Laessing, Jean-Jacques Lebel, Tom McCarthy, Manifesto Club Jonas Mekas, Nathaniel Mellors, Ingo Niermann & Zak Kyes, Hans Ulrich Obrist, Yoko Ono ,The Otolith Group Claude Parent Adam Pendleton, Julia Peyton-Jones [JPJ] Falke Pisano, PLATFORM, Raqs Media Collective, Lee Scrivner ,Tino Sehgal & Hans Ulrich Obrist, Taryn Simon, SpRoUt, Barbara Steveni, Mark Titchner, Agnès Varda, Ben Vautier, Mark Wallinger, Richard Wentworth, Vivienne Westwood, Stephen Willats
Manifesto maratonundaki sanatçılar " genç kuşaktan" diye tanımlansa da "genç kuşağın tanındık isimleri" olması galiba işin "daha ilginç" olmasına engel oluyor. Bence Manifestonun olabilirliği güç ilişkileriyle göbekten bağlı. Bu sanatçıların ne yaptığından haberdarım. Yani sanatçının işleri tam anlamıyla dolaşmadan veya kendisi hakkında yazılar, çiziler, tartışmalar vb. olmadan manifesto geliştirmesi olanaklı mı? Konuşmayı dinlerken istanbuldaki durumu düşündüm. Genç sanatçı veya değil sanatçı deşilmemiş, didiklenmemiş, eleştirilmemiş ama sadece "göstermiş" olunca işler yürümüyor. Yeterince okunmamışsanız, referans olacak bir geçmişiniz olmazsa söyleyeceğiniz radikal bir söz de olamıyor. Bu nedenle sanat göster, göster nereye kadar? Sanatçının arşivdeki yazılı malzemesi yalnızca basın bültenleri olunca sorun başlıyor. Aslında bu yanlızca sanatçının varoluşu için değil sergilerin, kurumların yeterince eleştirilmemesi de aynı ölü toprağını üstümüze saçıyor. Türkiye de establish sanatçı yok. Böyle bir zemin yok. Yani türkiye de sanatçı establish olmasına oluyor kolayca ama arkasında sayısız makale, röportaj, konuşma tartışma ve arşiv materyali olamadan oluyor. Yani tek eleştirmenle olmuyor işte. Ben mi abarttım acaba "establish" yok derken? Hareket lazım. Aslında üretimi aynılaştıran da bu, belirli modeller dışında pek bir seçeneğe alan yok. (seth siegelaub istanbula gel)
Konuşmada ilginç olan bir de fransız bir düşünürden bahsetmesiydi. Adını hatırlayamıyorum, not almadım. Fazla dile henüz çevrilmemiş bir düşünür. Globalizm için alternatif bir önermesi vardı. Temelde "Globalizmin aynılık üretmesi yerine farklılıkları üretmesine çalışmak" olarak özetlersem hataya düşmüş sayılmam umarım. Okumak lazim tabi... Obrist bunu söyledi söylemesine ama bunun vurgulanması da bana tehlikeli gözüktü. Farklılıklara yapılan vurgu self-egzotizmi ve etiketlemeyi getirebiliyor. Fark turizmi.
Zannedersem "Indian Highway" sergisinden pek hoşlanmamış olmam da böyle düşündürmüş olabilir.
Kısa devre.
Keşke manifesto maratonu katılımcılarıyla indian highway sergisindeki hindistanlı sanatçıları yerdeğiştirip ama zerre kadar globalizmden, hindistandan, hindistanın " flourishing art scene" inden, sanatın demokratikleştirilmesinden bahsetmeksizin Manifesto Maratonunu bu listeyle yapsaydı. Güç ilişkileri demişken.
İşte bunu merak ederdim.
Ayisha Abraham, Ravi Agarwal, Nikhil Chopra, Raqs Media Collective, Sheela Gowda, Sakshi Gupta, Shilpa Gupta, Subodh Gupta, N. S. Harsha, M. F. Husain, Jitish Kallat, Amar Kanwar, Bharti Kher Bose, Krishnamachari Nalini, Malani Tejal, Shah Dayanita, Singh Kiran, Subbaiah, Ashok Sukumaran & Shaina Anand, Indian Highway sergisi katılımcıları.
Manifestonun tarihi misyonuna yapılan bu ziyarette, o dönemdeki birtakım eksiklikler hesaba katılmış olur muydu? Nasıl bir durum ortaya çıkardı diye düşündüm.
Ama sanatçıya hep güzel ve özgür bir alan sunuyor Obrist. Hep düşünerek, yaratıcılık katarak işler yapıyor. Yani sergiye çok davet edildim ama sergi rejiminin değiştirilmek istendiği bir projeye hiç katılmadım. İçim gitti diyerek Hans Ulrich Obrist konuşması sonrası aklıma düşenleri aktardığım ve yine düzeltmeden yayınladığım yazıma son veriyorum.
İstanbul' a DADA hiç gelmedi.
Hazavuzu' nu bu yüzden seviyorum.
İlgili linkler:
Indian Highway
Manifesto Marathon
HUO konferansı hakkında
.
(Ara not: Yakında şiir okumayı bırakacağım ve devrik cümlelerim son bulacak.)
Maraton günüymüş benim için. Bilenler ne kastettiğimi anlayacaktır, Hans Ulrich Obrist konuşmasının üstüne Övül Durmuşoğlu'yla sonra da Lukas Duwenhogger ile görüştüğüm için yoğun bir gündü benim için. Şikayet yok, ben memnun oldum.
HUO hızlı ve bol enformasyonun aktığı konuşmasında -çok az bir süreye daha ne kadar enformasyon sığabilir bilemiyorum- gerçekleştirdiği işlerden bahsetti. Serpentine galeride yaptıkları konuşmalar-projeler serisini "Maraton" olarak adlandırmışlar. Bu konuşmalar 24 saat sürüyor. Nedense Obrist'in konuşma sitili ile "Maraton fikri" arasında bağlantı kurmadan edemiyor, sanki sürenin uzunluğu değil de "yoğunluk" meseleymiş gibi bir yanılsamaya düşüyor insan.
Küçükken isviçrede yaşadığı yer rahiplerin manastırının bulunduğu bir yerdeymiş, Obrist de gidip bu manastırın kütüphanesinde takılmayı seviyormuş. Yaptığı projelerde aklının bir yerinde bunun etkileri olabileceğini düşündüğünü söyledi. Manastır rahipleri çeşitli bölgelerdeki diğer manastırlara giderek bilgilerini aktarıyorlar. Ben tabii hemen şunu düşündüm. Aslında tarifi bir "kapalı devreyi" işaretliyor ama HUO bilgiyi bir yerden diğer yere taşıma misyonunu kesinlikle üstlenmiş.
Konuşmayı anlatmaktan çok konuşmanın beni sürüklediği yerden bahsedeceğim daha çok. Hatta fazla dağılmasın diye aklıma takılan birkaç şeyi de eleyerek yapacağım bunu.
Konuşmada bahsi geçen deneysel ve kalıpları değiştirmeye yönelik projelerde, Maraton veya gezen sergiler çok fazla "establish" sanatçı içeriyordu. Serpentine pavyonunu yapan mimarlardan bahsetmeyeceğim bile. Hani bu gün sayınız isimleri dersek işte kimi sayabilirsek. Bu bana anlaşılır ama bir o kadar da problemli gözüktü. Meramım onların tanınırlığı değil, acaba bu derece tanınır olmayan sanatçının bu derece deneysel bir işe karışma şansı var mı? sorusu idi.
"Establish" sanatçılar çağrılmadan o projeler gerçekleşebilir miydi?
Manifestolar artık yok diyen Obrist aslında (farkında olmadan biraz daha demokratikleşmiş ve büyümüş olan sanat sistemlerinde) manifestoların zorluğundan ve çağımızda herşeyin atomize olduğundan bahsediyor. Manifestoların tarihsel nosyonuna geri dönerek sanatçı, yazar ve farklı alanlardan kişileri manifestolarını sunmak üzere davet ediyor. Liste şöyle:
Marina Abramović, Mark Aerial Waller & Giles Round, Rasheed Araeen, Athanasios Argianas, Pier Vittorio Aureli, Nicolas Bourriaud, Andrea Branzi, Peter Cook, Ekaterina Degot, Jimmie Durham, Henry Flynt, Gilbert & George, Reinier de Graaf (for Rem Koolhaas, OMA) Fritz Haeg K8 Hardy HEC/BEC Susan Hefuna, Eric Hobsbawm, Karl Holmqvist, Stewart Home, Charles Jencks, Terence Koh, Silvia Kolbowski, Hilary Koob-Sassen Nick Laessing, Jean-Jacques Lebel, Tom McCarthy, Manifesto Club Jonas Mekas, Nathaniel Mellors, Ingo Niermann & Zak Kyes, Hans Ulrich Obrist, Yoko Ono ,The Otolith Group Claude Parent Adam Pendleton, Julia Peyton-Jones [JPJ] Falke Pisano, PLATFORM, Raqs Media Collective, Lee Scrivner ,Tino Sehgal & Hans Ulrich Obrist, Taryn Simon, SpRoUt, Barbara Steveni, Mark Titchner, Agnès Varda, Ben Vautier, Mark Wallinger, Richard Wentworth, Vivienne Westwood, Stephen Willats
Manifesto maratonundaki sanatçılar " genç kuşaktan" diye tanımlansa da "genç kuşağın tanındık isimleri" olması galiba işin "daha ilginç" olmasına engel oluyor. Bence Manifestonun olabilirliği güç ilişkileriyle göbekten bağlı. Bu sanatçıların ne yaptığından haberdarım. Yani sanatçının işleri tam anlamıyla dolaşmadan veya kendisi hakkında yazılar, çiziler, tartışmalar vb. olmadan manifesto geliştirmesi olanaklı mı? Konuşmayı dinlerken istanbuldaki durumu düşündüm. Genç sanatçı veya değil sanatçı deşilmemiş, didiklenmemiş, eleştirilmemiş ama sadece "göstermiş" olunca işler yürümüyor. Yeterince okunmamışsanız, referans olacak bir geçmişiniz olmazsa söyleyeceğiniz radikal bir söz de olamıyor. Bu nedenle sanat göster, göster nereye kadar? Sanatçının arşivdeki yazılı malzemesi yalnızca basın bültenleri olunca sorun başlıyor. Aslında bu yanlızca sanatçının varoluşu için değil sergilerin, kurumların yeterince eleştirilmemesi de aynı ölü toprağını üstümüze saçıyor. Türkiye de establish sanatçı yok. Böyle bir zemin yok. Yani türkiye de sanatçı establish olmasına oluyor kolayca ama arkasında sayısız makale, röportaj, konuşma tartışma ve arşiv materyali olamadan oluyor. Yani tek eleştirmenle olmuyor işte. Ben mi abarttım acaba "establish" yok derken? Hareket lazım. Aslında üretimi aynılaştıran da bu, belirli modeller dışında pek bir seçeneğe alan yok. (seth siegelaub istanbula gel)
Konuşmada ilginç olan bir de fransız bir düşünürden bahsetmesiydi. Adını hatırlayamıyorum, not almadım. Fazla dile henüz çevrilmemiş bir düşünür. Globalizm için alternatif bir önermesi vardı. Temelde "Globalizmin aynılık üretmesi yerine farklılıkları üretmesine çalışmak" olarak özetlersem hataya düşmüş sayılmam umarım. Okumak lazim tabi... Obrist bunu söyledi söylemesine ama bunun vurgulanması da bana tehlikeli gözüktü. Farklılıklara yapılan vurgu self-egzotizmi ve etiketlemeyi getirebiliyor. Fark turizmi.
Zannedersem "Indian Highway" sergisinden pek hoşlanmamış olmam da böyle düşündürmüş olabilir.
Kısa devre.
Keşke manifesto maratonu katılımcılarıyla indian highway sergisindeki hindistanlı sanatçıları yerdeğiştirip ama zerre kadar globalizmden, hindistandan, hindistanın " flourishing art scene" inden, sanatın demokratikleştirilmesinden bahsetmeksizin Manifesto Maratonunu bu listeyle yapsaydı. Güç ilişkileri demişken.
İşte bunu merak ederdim.
Ayisha Abraham, Ravi Agarwal, Nikhil Chopra, Raqs Media Collective, Sheela Gowda, Sakshi Gupta, Shilpa Gupta, Subodh Gupta, N. S. Harsha, M. F. Husain, Jitish Kallat, Amar Kanwar, Bharti Kher Bose, Krishnamachari Nalini, Malani Tejal, Shah Dayanita, Singh Kiran, Subbaiah, Ashok Sukumaran & Shaina Anand, Indian Highway sergisi katılımcıları.
Manifestonun tarihi misyonuna yapılan bu ziyarette, o dönemdeki birtakım eksiklikler hesaba katılmış olur muydu? Nasıl bir durum ortaya çıkardı diye düşündüm.
Ama sanatçıya hep güzel ve özgür bir alan sunuyor Obrist. Hep düşünerek, yaratıcılık katarak işler yapıyor. Yani sergiye çok davet edildim ama sergi rejiminin değiştirilmek istendiği bir projeye hiç katılmadım. İçim gitti diyerek Hans Ulrich Obrist konuşması sonrası aklıma düşenleri aktardığım ve yine düzeltmeden yayınladığım yazıma son veriyorum.
İstanbul' a DADA hiç gelmedi.
Hazavuzu' nu bu yüzden seviyorum.
İlgili linkler:
Indian Highway
Manifesto Marathon
HUO konferansı hakkında
.
Boykot edilecek ürünler şunlardır:


Barkod numarası 729 ile başlayan ürünler de boykot edilecek ürünler arasında.
Ve Türkiye tüketici derneğine göre İsrail'e olan desteğini açıklamış veya bilinen firmaların ürünleri.
Lay's, Doritos, Cheetos, Hayat Su, Danone, Activa, Elite Cafe, Becel, Lipton, Calve, Knorr, Algida, Magnum, Carte D'or, Axe, Rexona, Signal, Dove, Omo, Domestos, Marlboro, Parliament, Lark, Muratti, Coca Cola, Pepsi Cola, Starbucks Coffee chain, Mc Donald's ve Burger King.
Boykot bir yana, Nescafe'den nefret ettiğim için bundan ayrıca memnun bile oldum.
Not: Bireysel tüketici boykotu tamam ama İsrailden almak üzere olduğumuz silahları boykot etmek için ne yapacağız?
Körler istiklale gelmesin, araplar da hırsız, birdenbire çocuk hakları duyarlılığı
İnsanlığın yalnışlarıdan, düzinelerin hayatlarını etkileyen saf kötülükten, sistematik ya da değil ayrımcılıktan, kinden, böyle yetiştirilen çocuklardan, böyle öldürülenlerden de hepsinden de derin bir hüzün çıkıyor.
Öldürülenlere üzülmek kadar kötülüğün normalleşmesine üzülmek. Hiroşima'ya atılan atom bombasının savaş suçu sayılmadığı, uluslararaı hukuka göre nedeni aklanamamış Irak işgalinin gözümüzün önünde durduğu, sonradan nedeni ufacık bir gazete haberi olarak duyurulan amaçsız bir Viyetnam savaşı örneklerinin yanında sayılamayacak kadar çok minör haksızlıkların diyarındayız. Dünya çok boktan bir yer.
Bense şimdi kendi kabuğumda okuyor, çalışıyor, sevdiğim müzikleri dinliyor ve zorla ısıtttığım ve sevdiğim evimden çıkmamamaya çalışıyorum. Kış uykusu olsa diyorum uyusak herşey geçse.
Telekomdan bir görevli geldi haftalardır bozuk olan telefon-internet hatıımı tamir için. Evimin girişi dökülüyor, izbe mi denir ondan işte. Adam kafasını uzatınca Daniel'i gördü sonra annesini. Hemen bana dönüp dedi ki "Aaaa araplar mı oturuyor alt katında aman dikkat et de hattına kaçak girip çalmasınlar. Çok çalar bunlar..." Hemen dedim ki "1 onlar arap değil, nijeryalılar, afrikalı. 2 iyi insanlar, allah korkuları var. 3 ingilizce bildiğim için konuşabiliyorum onlarla ( yani uydurmuyorum senin gibi demekti bu ) Kocasına kavuşmak için bekliyor burda İspanya' da işçi kocası, birtakım kişiler paralarını sürekli çalmasa daha iyi olacak durumları. Ya neyse öyle fakirler ama çalmazlar dedim." telekom görevlisi adam "iyi bari" dedi. ben anlayamadım nasıl da düşmanca bakmaya alışmış, önyargıları tavan yapmış ve düşünemeyen insanlarla bir ülkedeyiz biz hani adam siyah ya hemen çaldı çırptı kötü. Sen nesin be adam?
İkinci olay aklıma geliveren İstiklal caddesinde oldu birkaç ay önce. Yolda kalabalıktayım. Hızlı yürüyorum tam yanımda aynı hizzada bir ana ve kızı. Ben öyle gördüm belki de değillerdi... Karşıdan bastonuyla bir adam geliyor görme engelli. Bastonu hem onlara hem bana takıldı. Özür diledim, özür diledik, sağıma baktım kız annesine dedi ki. "Hiç anlamıyorum ne işi var bu adamın istiklal caddesinde!" Şok. Ben bildiğin şoka girdim. Kadınla göz göze geldik, "Evet kız benim kızım. özür dilerim iyi yetiştiremedim, üzgünüm" dedi bana bakışlarıyla. Yolda söylene söylene vardım gideceğim yere. Salak yosma kör adamın istiklal caddesine gelmesini eleştiriyor. Dallama. Beyin engelli. Ettiğim diğer küfürleri buraya yazamayacağım...
Vakkalar münferit olabilir bazılarına göre ama GERÇEKTİR.
----
Günlerdir ne kadar gazete ne kadar yazı varsa okuyorum. Ama en kötüsü alt alta dizilmiş yorumları okumak. İsrail haklıymış, hamas haklymış ben haklıyım ben biliyorum. Bok biliyorsunuz. Çocuklar ölüyor, hayatları hakkında kendi kararını alamayanlar ölüyor. Açlık çekiyor. Tamam halkımız duyarlı, sokakta eylemler, protestolar maç sahasına kadar indi, yardımlara hazır herkes. İsrailde bile protesto ediliyor savaş.
Peki neden biz kendi problemlerimizi veya kötücüllüğümüzü göremiyoruz?
Gazetede birkaç gün önce Diyarbakır'da polise taş atan çocuk hakkında bir haber vardı. 16 yaşındaki Hebun Hakan Akkaya 37 yedi yıl hapsi istenen. Eğer bir ülkede bir çocuk istenmeyen bir davranış içine giriyorsa bunun sorumluluğunu duyması gereken kim? Bu çocuğa ceza vermek veya vermememek sorun değil ama içine düşülen politik açmaz ile ilgili ceza alması gereken en son kişi bir çocuk.
Şimdi İsrail'in Filistin'de yürüttüğü operasyonda ölen çocuklardan dolayı üzüntü duyan insanımızın, bir insanın hayatının en güzel yıllarını hapiste geçirmesine neden olacak eylemin, gencecik bir insanın hayatı hakkında da azıcık düşünmezlermi. Yok ama düşünmezler. Bu çocuk ülkeyi bölecek çünkü.
Gördüğü her siyaha hırsız, hatta kalabalık bir caddeye çıkmış bir kör adama "buraya gelmesin" diyen insan nasıl olsun da bir çıta yükselip (kendine zarar bile verdiğini düşünse dahi) üstelik bir çocuğun temel hakkına saygı duysun?
İnsanlığı ancak kendi gibi olana yeter.
Kitaplığımda duran M. Hard& A. Negri'nin imparatorluk kitabının kapağındaki bu görüntüyü, şu an hatırlamadığım ama birkaç makalade politik argümanların arasına sembolik bir eylem olarak bahsi geçen bu protestoyu şimdi başka türlü görüyorum.
Kötü politikaların faturasını çocuklara ödeten bu insanlık, o çocuklar büyüdüğünde olabilecekleri, nasıl bir kin ve nefreti öğrettiğini farkedemeyecek mi?
Örneğimi, suçlu çocuk hakkına saygıyı bir kenara bırakıyorum. Haber için: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=915886&Date=09.01.2009&CategoryID=97
Dün manavdan alışveriş yaparken dayanamayarak aldiğim meyveleri verdiğim. ( Çünkü arada parasız kalınca ben de meyve alamıyorum ya) "Abi çürük meyve var mı? "diye manava soran minicik bir çocuğu, bu hayata, böylesine mahkum eden. Çocuklarını koruyamayan bir ülkede birdenbire çocuk hakları duyarlılığı?
İnsanlığı ancak kendi gibi olana yetenlerin cumhuriyetinde.
Öldürülenlere üzülmek kadar kötülüğün normalleşmesine üzülmek. Hiroşima'ya atılan atom bombasının savaş suçu sayılmadığı, uluslararaı hukuka göre nedeni aklanamamış Irak işgalinin gözümüzün önünde durduğu, sonradan nedeni ufacık bir gazete haberi olarak duyurulan amaçsız bir Viyetnam savaşı örneklerinin yanında sayılamayacak kadar çok minör haksızlıkların diyarındayız. Dünya çok boktan bir yer.
Bense şimdi kendi kabuğumda okuyor, çalışıyor, sevdiğim müzikleri dinliyor ve zorla ısıtttığım ve sevdiğim evimden çıkmamamaya çalışıyorum. Kış uykusu olsa diyorum uyusak herşey geçse.
Telekomdan bir görevli geldi haftalardır bozuk olan telefon-internet hatıımı tamir için. Evimin girişi dökülüyor, izbe mi denir ondan işte. Adam kafasını uzatınca Daniel'i gördü sonra annesini. Hemen bana dönüp dedi ki "Aaaa araplar mı oturuyor alt katında aman dikkat et de hattına kaçak girip çalmasınlar. Çok çalar bunlar..." Hemen dedim ki "1 onlar arap değil, nijeryalılar, afrikalı. 2 iyi insanlar, allah korkuları var. 3 ingilizce bildiğim için konuşabiliyorum onlarla ( yani uydurmuyorum senin gibi demekti bu ) Kocasına kavuşmak için bekliyor burda İspanya' da işçi kocası, birtakım kişiler paralarını sürekli çalmasa daha iyi olacak durumları. Ya neyse öyle fakirler ama çalmazlar dedim." telekom görevlisi adam "iyi bari" dedi. ben anlayamadım nasıl da düşmanca bakmaya alışmış, önyargıları tavan yapmış ve düşünemeyen insanlarla bir ülkedeyiz biz hani adam siyah ya hemen çaldı çırptı kötü. Sen nesin be adam?
İkinci olay aklıma geliveren İstiklal caddesinde oldu birkaç ay önce. Yolda kalabalıktayım. Hızlı yürüyorum tam yanımda aynı hizzada bir ana ve kızı. Ben öyle gördüm belki de değillerdi... Karşıdan bastonuyla bir adam geliyor görme engelli. Bastonu hem onlara hem bana takıldı. Özür diledim, özür diledik, sağıma baktım kız annesine dedi ki. "Hiç anlamıyorum ne işi var bu adamın istiklal caddesinde!" Şok. Ben bildiğin şoka girdim. Kadınla göz göze geldik, "Evet kız benim kızım. özür dilerim iyi yetiştiremedim, üzgünüm" dedi bana bakışlarıyla. Yolda söylene söylene vardım gideceğim yere. Salak yosma kör adamın istiklal caddesine gelmesini eleştiriyor. Dallama. Beyin engelli. Ettiğim diğer küfürleri buraya yazamayacağım...
Vakkalar münferit olabilir bazılarına göre ama GERÇEKTİR.
----
Günlerdir ne kadar gazete ne kadar yazı varsa okuyorum. Ama en kötüsü alt alta dizilmiş yorumları okumak. İsrail haklıymış, hamas haklymış ben haklıyım ben biliyorum. Bok biliyorsunuz. Çocuklar ölüyor, hayatları hakkında kendi kararını alamayanlar ölüyor. Açlık çekiyor. Tamam halkımız duyarlı, sokakta eylemler, protestolar maç sahasına kadar indi, yardımlara hazır herkes. İsrailde bile protesto ediliyor savaş.
Peki neden biz kendi problemlerimizi veya kötücüllüğümüzü göremiyoruz?
Gazetede birkaç gün önce Diyarbakır'da polise taş atan çocuk hakkında bir haber vardı. 16 yaşındaki Hebun Hakan Akkaya 37 yedi yıl hapsi istenen. Eğer bir ülkede bir çocuk istenmeyen bir davranış içine giriyorsa bunun sorumluluğunu duyması gereken kim? Bu çocuğa ceza vermek veya vermememek sorun değil ama içine düşülen politik açmaz ile ilgili ceza alması gereken en son kişi bir çocuk.
Şimdi İsrail'in Filistin'de yürüttüğü operasyonda ölen çocuklardan dolayı üzüntü duyan insanımızın, bir insanın hayatının en güzel yıllarını hapiste geçirmesine neden olacak eylemin, gencecik bir insanın hayatı hakkında da azıcık düşünmezlermi. Yok ama düşünmezler. Bu çocuk ülkeyi bölecek çünkü.
Gördüğü her siyaha hırsız, hatta kalabalık bir caddeye çıkmış bir kör adama "buraya gelmesin" diyen insan nasıl olsun da bir çıta yükselip (kendine zarar bile verdiğini düşünse dahi) üstelik bir çocuğun temel hakkına saygı duysun?
İnsanlığı ancak kendi gibi olana yeter.
Kitaplığımda duran M. Hard& A. Negri'nin imparatorluk kitabının kapağındaki bu görüntüyü, şu an hatırlamadığım ama birkaç makalade politik argümanların arasına sembolik bir eylem olarak bahsi geçen bu protestoyu şimdi başka türlü görüyorum. Kötü politikaların faturasını çocuklara ödeten bu insanlık, o çocuklar büyüdüğünde olabilecekleri, nasıl bir kin ve nefreti öğrettiğini farkedemeyecek mi?
Örneğimi, suçlu çocuk hakkına saygıyı bir kenara bırakıyorum. Haber için: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=915886&Date=09.01.2009&CategoryID=97
Dün manavdan alışveriş yaparken dayanamayarak aldiğim meyveleri verdiğim. ( Çünkü arada parasız kalınca ben de meyve alamıyorum ya) "Abi çürük meyve var mı? "diye manava soran minicik bir çocuğu, bu hayata, böylesine mahkum eden. Çocuklarını koruyamayan bir ülkede birdenbire çocuk hakları duyarlılığı?
İnsanlığı ancak kendi gibi olana yetenlerin cumhuriyetinde.
insanlık öldü mü?
Şimdiye kadar -biraz da olsa- iyilik taşıdığına dair fikrim bulunan bir şeyin, kötücül olduğunu kabul etmenin ağırlığı var üzerimde yeni yıla girerken. İflas eden sistemlerin az da olsa ümit barındıran kavram karmaşaları durulduğunda bana gösterdiği çöküşün kabulu. Kötü olduğunu kabul etmenin acısı.
Dünyanın yarısı aç ve susuzken... çocukların geçmişte de şimdi de az ötede ödürüldüğü... insanlık zannettiğinizin aksine onurlu birşey değildi hiçbirzaman. "insan olmak" kullandığımız anlamını terk edeli çok oldu.
insan olmak benim midemi bulandırıyor.
Yazmak da kötü hissettiriyor.
Dünyanın yarısı aç ve susuzken... çocukların geçmişte de şimdi de az ötede ödürüldüğü... insanlık zannettiğinizin aksine onurlu birşey değildi hiçbirzaman. "insan olmak" kullandığımız anlamını terk edeli çok oldu.
insan olmak benim midemi bulandırıyor.
Yazmak da kötü hissettiriyor.
Subscribe to:
Posts (Atom)

