Şikayet Etme: Yap!

GERÇEK SÖYLEYİCİSİ olarak SANATÇI:

-AYAR

Doz.
Birşeylerden elimizde olabilir ama onu olabilecek en iyi biçimde kullanamazsak. Elimizdeki de işe yaramayabilir. Teoriler, fikirler, düşünceler hatta davranışlar bile. Her tür bilgi ayarı kaçınca sakatlanır. Aşırılaşan düşünceler kullanılmaz hale gelebilirler veya yeterince radikalleşmeyenler de işe yaramayabilir. Yani şeylerin yapılışı ve düzenlenişindeki kendi içindeki tutarlılıktan neyin neden yapıldığının iyi bilinmesi gerekirliği. Ben buna "ayar" diyorum. Neyi nerede yapacağını, söyleyeceğini, düşüneceğini ve en önemlisi nerede durduğunu bilme gerekliliği... Gerçeğin söylenmesi de bu ayara tabidir. En çok ne önemli derseler. Ben de "ayar" yapabilme kabiliyeti derdim.

Çünkü dildeki sakatlık ayarımızı bozuyor.
Paralax diyelim.

-----

Evet hepimiz biliyoruz işte dünya boktan bir yer ve birşeylerin ucundan tutup aslında görünmeyeni yüzeye taşıyan veya taşımaya çalışan kişi sanatçı olmalı. Benden bir artı, kendi yaşam biçimiyle de kararlarıyla da bundan sorumlu da, nasıl olursa olsun sorumlu. Hangi sınıftan gelirse hangi durumda olursa olsun kendini sorumlu hisseden kişi. Karakterinin bu yönünü açığa vurmaktan çekinmeyen ve eylemleri ile sözlerine gereken değeri kazandırmak zorunda olan kişi.

Ben sanat eserini önemsiz buluyorum, fiziki üretilebilir. Alın size bir gerçek. Deniz'in beni heycanlandırma nedeni buydu, her ne kadar koca sanat tarihi eserler üzerine kurulsa ve doğrusu bu olsa da... Ben de kıstırıldığımı düşünüyorum ve elimdeki sanatın tarifini genişletme hakkına dayanarak bunu rahatça söyleyebiliyorum. Kimileri sosyolojiden, edebiyattan görsel sanatlara taşınıyor kimileri de görsel sanatlardan dışarıya... Evet ben alanımı bırakmak istemiyorum çünkü burası olanaksız için daha olanaklı bir yer ama daha da dışarıya çıkmalıyım. Sadece alan olarak da bakmıyorum taşma isteğim tabuları inceleyerek ve gerçeklerle yüzleşerek olananklı.
İzleyici kim? Koordinatlarım ne? Bu komedi nedir?

11 yıl sanat eğitimi aldım resim eğitimi, ama ressam değilim. Son birkaç yıldır da ne yapıyor olduğum anlaşılmayacak derecede herşeyi yapıyorum. Yaptıklarımla kişisel bir dil yaratmaya, sanatsal tutarlılığa inanmıyorum. Aynı şeyi bin kere yaparsan 1- insanları ikna edersin 2- kolay anlaşılırsın, bu ihtiyacım olanlar değil. Sergilere katılmaya ve güncel sanat şebekesine karışmam 2002 yılı. Çok olmuş. Herkesin kendi zaman anlayışı var ben kendimi yenibaşlayan sayıyorum.

Sanatın yeni bir görsel rejime ihtiyaç duyduğunu düşünmüyorum. Eğer yeni bir şey lazımsa o da düşünüş ve hakikatları kabul etmek olduğunu düşünüyorum. Sanatçı burda anlam kazanıyor. Hakikat söyleyicisi sanatçı ise o zaman söylediği hakikatları uygulayan da olmalı.

İşte uzun zamandır tepemi attıran da bu. Gerçek saptanıyor ne güzel ama uygulayan yok. Kullanımı yok.

Eğer sanatçı gerçek söyleyicisiyse o zaman onun kim olduğu ve nasıl bir pozisyonu sahiplendiği de önem kazanıyor. O nedenle kendimi tarif etmek zorunda hissediyorum. Çünkü benim için bunu yapacak hiç kimsem yok.

Gerçek demişken. Elektirik faturası ödenmezse elektirik idaresi elektiriği keser.


2. işaretlenmemiş...

Aslında mesele açık. Kendi bulunduğum sosyal-kültürel-ekonomik konumu sahipleniyorum ve bundan sorular buluyorum. Kendi geçmiş deneyimlerim de var bu konuda. Böylece söz hakkı olmayanın da büyük laflar etme şansı olacak.

İşlerimde ise olduğunca bu "kendimi" silmek istiyorum.
Çünkü o zaman zannedildiği gibi "samimi olmayacak" aksine kendim için bunları "sömürmüş" olacağım.

Tüm meselem feminizm, anarşist bir kanaldan.

_______

3. ZANNETME HALİ:

Peyami Safa'nın güzelce açıkladığı gibi (hatta benim politik depresyonumu veya büyük olayların düşünüşümüz üzerimizdeki etkisini de açıklıyor). Şöyle diyor Fatih-Harbiye adlı novelllasında:

" zaaf anlarında, insanın can sıkıcı bir vakıayı tahsis edemeyerek umumileştirmesi ve bir felaketi aynı seri içindeki bütün menfi ihtimallere teşmil ederek hepsini hakikat gibi görmesi yüzünden...
...zannediyordu."

Roman karakterinin kesinlikle son derece kişisel ve hatta aşırı duygusalıkla verdiği önemsiz bir karar bana aslında insanın doğasna ait birşeyi hatırlattı. Sanki örneklediğim bu eğilim beni açık düşünmekten alıkoyuyor gibi. Yaşamak zorunda olduklarımı düşündüklerimle karıştırıyor olmam mümkün.

İşte burdan yola çıktım. Ben ya açlıktan ölmek üzere olan ben cebimde beş kuruş yokken-üstelik bu güne kadar reddettiklerim- ( ve yüzüme bakıp insanların bana aptalmışım gibi bakmalarına da katlanarak) acaba neden bunun üstesinden gelmek için düşünmek yerine hedefimi yanlış tayin ediyordum.

Önceleri yanlışım şuydu ki eğer ben sistem karşısındaysam ve içinde en rahat köşeleri seçmemişsem. Bunun yüzünden de inanılmaz zorluklar yaşıyorsam. Şimdi bundan yola çıkacaktım. Ben mütevazi bir hayat yaşıyorum bağımsızlığımı korumak için. Bu benim için mutlak güç demek. Çok çok az paralarla yaşamam birşey değil. İşte sisteme olan şikayetlerimin sözlerden eylem yapmaya dönüştüğü nokta bu.

Buna karşı ürettiğin "EYLEMİN NE?"

Evet eleştiriyorsun ama "NE YAPIYORSUN?"

Evet haklısın ama "NE YAPIYORSUN?"

-----

4 . Gerçeğin ifadesi...

Perihan mağden şöyle yazıyor geçtiğimiz aylardan bir gun:

"Alın size 1 Yazar(lık) sırrı: ‘Elem ve kederler içindeyim’ yazan biri artık bu duygular içinde değildir."

İşte gerçeklerin söylenmesi, bazı durumlarda bu gerçeklerin sindirildiğinin de ifadesidir. Bu aşamadan sonra kendisine ne yapabilirim diye sorup harekete geçilmedikçe. Gerçek söyleyiciliği aslında bir tür işlemez kısırdöngüye yol açıyor.

Ama gerçeklerle onları ifade edecek kadar da yüzleşmek gerekiyor. Örneğin ben parasızım ama beş parasız. Makarna bitmek üzere o derece. Şimdi benim sanat yapmamın önündeki engel ne? Bu gerçek ifade edilse ne edilmese ne?

Ama bundan yola çıkarak ben ne yapabilirim diye düşünmek gerekiyor.

Bir seviye ötesi ne bunun.

Para yoktu ben de bunu insanlara haykırıyordum.

Kalınca bir sergi kataloğunun iç kapağında şunu gördüm: " Para yoktu, biz de oturup düşünmeye başladık" yazıyordu.

Ben şimdi çalışıyorum.

_____


5. ŞİKAYET ETME!




Hüseyin Bahri Alptekin'in giderken bize bıraktığı bu kısa emir kipindeki cümleciğin önemi giderek büyüyor kafamda.

Gürcü restoranında çekilmiş bir videoyu gördüm. Kendi alanında kendi kapalı evreninde nasıl bir hayat yaşıyorsan yaşa global olan ve etrafında dönen enformasyonu gör ama durma.

Birşeyler yap, yapabilmeye muktedir olduğunu ve şikayet etme!

Şikayet etme! aslında "birşeyler yap" demenin negatif ifade edilişi gibi düşünüyorum. Kendini ifade etme inisiyatifini kullanmak içinde bulunduğun tüm olabnaksızlıklara rağmen. Ama adaletin olmadığını ve ahlakın çöktüğünü bile bile. Bu mümkün.

Andre Gide'in bir de sözü var, " Karanlığa küfür edeceğine, bir mum yakarsan daha iyi edersin"

Hüseyin Bahri Alptekin ve Vasıf Kortun' un röportajından ilgili kısım:

"VK: “Don’t Complain”in anlamlarına dönersek...

HBA: Şikâyet etme diyen aynı zamanda, esasen şikâyet ediyor, yapılmamasını istediğini yapıyor. Totolojik bir durum ve bu sadece “mantık”la ilgili değil. Bu bir “şikâyet”. Hiyerarşik bir sisteme dayalı bir istek ve emir. “Şikayet etme!”, "durumuna şükret", "halinden memnun ol, ne berbat durumda olanlar var…" Hiyerarşik bir durum var bu seslenişte ve söyleyen üstün konumdan bakıyor. “Kurtla Kuzu” hikâyesi bu: Kurt kuzuya “Suyu mu bulandırıyorsun?” der, oysa konumu derenin akış yönünün yukarısındadır. (La Fontaine'in bu hikâyesini 80’lerde Michel Serres’in bu anlamda ele aldığını hatırlar gibiyim.) Küresel çerçeveden bakarsak, bu söylem kabaca iktidarın güç kullanma bahanesi gibi bir şey. Ama bu söylem iki yönlü. Her şeyin sonunun geldiği, gidişatı berbat bir dünyada yine de her şeye rağmen bir şeyler yapmak mümkün, oysa şikâyet etmek baştan zaten bu imkânı tıkıyor, kapatıyor. Terslik ve kötülüklere rağmen, şikâyet ederek tıkanıp körlenmek başka imkân ve mücadele imkânlarını ortadan kaldırıyor. Halinden, durumundan şikâyet etmeden devam etmenin getireceği, getirebileceği şeyler var. Camus’nün Veba’sındaki Dr. Riuex geliyor aklıma, olacakları bilmesine rağmen mücadeleden vazgeçmeyen. Gandhi’nin, Naipul’un Hindistan için gelecek umutları, kurdukları optimizm de öyle bir şey. Mütevazı bir iyimserliğin önemi ve hatta gerçek/çi/liği. Bu sözü kavramsallaştırmak için de, uygulanacak plastik konumu birazcık da olsa tasarım boyutundan kaçırıp popüler kılabilecek ambiyansı LED’leri uygulayarak kurmak istedim. Bu kendi bakış açıma ve çalışma sürecime de uygun düşüyordu. Amacım ortaya bir motto çıkarmak değil, mütevazı bir önerme ve imkânlar üzerine düşünmeyi teklif etmek.

VK: Demek ki bu şikâyet Türkiye’ye ya da belirgin bir yere değil.

HBA: Hayır orası burası için değil, bu herkes için, her yer için geçerli. Küresel işleyiş içindeki bu dünyada sendrom ve hastalıklar birbirine benzer. Boyuna şikâyet etmek yerine bireysel, toplumsal, kültürel duruş ve işleyişler içinde mütevazı iyimserlikler geliştirip bir şeyleri korumalıyız; bireysel, toplumsal, kültürel duruş ve işleyişler içinde. Yoksa yapılabilecek olanlar da yapılamıyor. Doktorun derdi sadece “veba”yı tedavi etmek değil, “veba”ya kavram olarak karşı durmak ve insanlık için bir “duruş” ve “ilke” benimsemek. İnsanın iyileşmesi sadece fiziksel, maddi ve ahlaki olmamalı, durumlar ve olaylar karşısında kendini yeniden konumlandırabilen, eleştirebilen bir biçimde olmalı, iyileşemese bile. Türkiye’de ya da başka coğrafyalarda “veba”, farklı kılık kıyafetlere bürünerek zaten dolaşmakta. Bu küresel ve salgınvari durum yerelde uyuyan mikrobu, potansiyel kötülüğü uyandırıp hortlak gibi ortaya çıkmasını sağlıyor. "


Şikayet etmiyorum.

Eleştiriden uygulama çıkmıyor işte. Alın bienallere, sisteme herkeze lanet okuyacağıma oturur işime bakarım.

Şimdiye kadar güç odaklarına ilişkin eleştirdiğim ne varsa onları önüme sıralayıp bir bir karşı hareketlerini tasarlayıp uygulayacağım. Uyguluyorum da. İşte strateji bu.

Beklentim de bu.

-----

6. Hareket gerek

Deniz Gül yazmıştı blogunda sanata inancım yok benim diye. Ondan heycanlanıp ben de bir yazı yazdım. Orda kuşağımızdan bahsederken hep sıkıntısını duyduğum birşeyi anlatıyordum.

Benim kuşağım yüzyılın en büyük tespitlerinin yapıldığı ama hareketin(Action) aptal bir kıskaca alındığı kuşak oldu.

Postmodernizmin, modernitenin eleştirisiyle "dışarda bırakılanları" da kapsamaya başlamasının yanında aslında bunu yapayım derken ortaya bir tespitler şahaneliği çıkardı. Evet daha önce büyük hatalar yapılmıştı eylem halinde işte şimdi bunları konuşmak gerekiyordu ve bununla aslında farkında olmadan harekete geçme ve birşeyler yapmanın yerini "tespit et ve bırak" aldı. Ne yapmaya muktediriz sorusu hep bu tespitlerin ve dağınıklığın ortasında asılı kaldı.

BEN ARTIK ELEŞTİRİ OLANDAN BIKTIM, GERÇEK FİİL GÖRMEK İSTİYORUM.

"SAPTAMALARIN" ve "NE KADAR DOĞRU İFADE ETMİŞ" demenin ötesinde.

yapılan işin bana "DOĞRUYU" göstermesini istiyorum.

Take action.
Hareket.

Üstelik hiçkimsenin bunu müthiş bir sanat olayı olarak duymasına gerek bile yok.
Ben öyle benimsiyorum.

görmezden gelelim elbirliğiyle




Hani açık açık yazayım yazmayayım yok yazayım mı mi derken, olayın görgü tanıklarından Övül'ün yorumundan sonra yazmak istedim. Bir de kimmiş Erim Bayrı derken bu imajları bulunca tutamadım kendimi.

Övül'ün sorduğu sorulara döneceğim. Temiz bir sayfada. Burası redhouse örneğinden hareketle türkiye sanatındaki birtakım arızalı politik eğilimler ve zararları üzerine olacak.

Önümüzdeki istanbul bienali dolayısıyla düzenlenen kırmızı iplik konuşmaları davetlileri Brain Holmes ve Claire Pentacost istanbuldaydılar. Ben de kendimi evden dışarı attığımda -tek yaptığım şeymiş gibi duran- konferanslar evreninde buldum. Dikkat ettim bir konferansa konuşmaya gittim mi ertesi gün bir yazı yazıyorum sanki içimdeki yazı işleri müdürü baskı yapıyormuş gibi.
"personal is political" tamam peki ama "Private is not political" noktasına getiriyor insanı...Dur dur bu sıra çok içip dağıtmalarımdan bahsettim bari bir işe yarayayım hesabı olabilir. Ya da kışları bizde böyle...

Brian ve Claire'in ekonomik krizin genel hatlarını çizdiği, ekoloji ve neo-global kapitalizmin durumlarından bahsederek işte az buçuk tahmin edeceğiniz biçimde konuştu. Güzel de bir önerme yaptı. Acaba sanatçıların bu şartlarda rolü ne olabilir? Bu çünkü bir fırsat gibi düşünülebilir? Değiştirmek için sanatçılar bu ortamda belkide eskisine nazaran daha güçlü olabilirler" minvalinde manası yerinde birtakım şeyler ortaya koydular. Tabi ne oldu. Konuşma bitince 12 saat çalışmak zorunda olduğu ve aktivizm yaparsa parasızlıktan hastaneye gidemeyecek olan adam hiddetlendi. Çeviri yapılmadığı için hiddetlenen vatandaş sözlük attı konuşmacılara. Bir red house sözlüğü konuşmacılara fırlatıldı.

BKNz imaj yukarda.

Övül'le de ya da kimle konuştuysam hemfikir olunduğu üzere bu redhouse külliyatı; paneli misafir eden Garanti Platform'a, İstanbul bienaline ve Ajan oldukları düşünülen WHW 'ye geldi. Brian ve claire domates ve portakal getirişlerdi yanlarında ancak karşılık vermediler. Brian Holmes bir ara ben üç kadar dili konuşabiliyorum ama tüm dilleri bilemem ki dedi. Haklı olarak.

Yukarıdaki imajda görünen eser, yanlışsam beni düzeltin yukarıdaki heykel " Edward Said" isminde, sözlüğü fırlatan kişi olan Erim Bayrı tarafından yapılmış 2003'de. Dan Cameron bienaline alternatif olarak "Eksik Olan" sergisinde Karşı Sanat Çalışmalarında sergilenmiş.

Daha ne diyelim yanlış şeyi yanlış yere atan, aktivisti karşısına alıp bağnazlık üreten bir tuhaflıklar bütünü. Mantık hatası...

Herneyse, ülkem insanının bir davranış paterni olarak yılardan beri üzerinden atamadığı "limitli düşünme" karakteristiği, hiçbir halt yemeden"bok" atma stratejileri, saldırılan muhatabın yanlış tayin edilmesinin milyonuncu örneği... Kendini çok engin denizlerde zanneden bir minik akvaryum balığı olma hali yine nüksetti. Durum vahim. Cahil cesareti mi denir? Kabalığın ve yanlışlığın timsali mi denir? Bilemedim... Paranoyak-Aşırı Milliyetçilik üreten bu davranışın sahibine acıdım.

İbret olsun diye bir elinde redhouse sözlüklü bir heykeli yapilabilir bu kardeşimizin. Yanına da günde 12 saat çalışmak zorunda olduğu için aktivizm yapamayan, sizin paranız var tabi ye getiren. Hiddetlenip kendini ifade ettikten sonra yanıtını dinlemeden ayrılan ama kapıdan çıkmak yerine aynaya toslayan arkadaşın heykeli de yanına konabilir. Aynaya çarpmak da metaforik olarak sağlam duracaktır.

Herneyse konuşmanın içeriğinden çok magazinini yapma taraftarıyım çünkü insan aklı yoluyla yaptığı şeyler sınırsız. Bu dünyada panel konferans sanat da sınırsız. Ama bu kabalık türlerinin belirginleşmeye başladığını seziyor olmam buna müsademizin olmaması gerektiği yönünde düşünmemden dolayı çenem açıldı. Şu an üzerlerine gittiğim bu kişiler belkide sadece önyargılılar ama bana çağrıştırdıkları hepiniz biliyorsunuz aynı saldırgan tavırdaki mektuplar, yazılar, tavırlara olan tahammülsüzlük nedeniyle. Biz bunlardan çok gördük.

Evet "yeni kültürel elit" sınıfının eleştirelliğini eleştirebiliriz, Access önemli bir meseledir-sanatın veya kültür hayatına katılımın demokratikleşmesi, "erişilebilir" olmasından bahsedilebilir ala. Kurumları elşeştirebilir, para kaynaklarını da eleştirebiliriz. Radikalliğibn de sınır tanımasın. Ama karşısındakine insani saygısından yoksun bir tarz kendine sanatçıyım, aydınım entellektüelim aktivistim diyende olursa bu da bir tur kınanır.

Görmezden gelelim elbirliğiyle bu nedenle genelde bu tarz olaylar benim için konu dışı.

Ama yıllar önce Gökçe Suvari ile yapmak istediğimiz bir çalışma vardı, görmezden geldiğimiz ve yoksaydığımız bazı kurumların arızalarının üzerimizdeki etkisini silemiyoruz, kanserli bir parça bize yakın durmakta ve ağırlığı kafamızda. Güncel sanatla ilgilenip böylece görmezden geldiğimiz sözde sanatçı-sanat eğitimcisi bir dolu insanın bizim hakkımızı yediğine karar vermiştik. Üzerinde çalışmak hiç eğlenceli olmadığı için yapamadık tabi. "Bak bu da köhnemiş, ne köhneymiş"in nasıl bir eğlencesi olabilir ki? Türkiye de bir tane sağlam sanat eğitimi veren devlet okulu var mıdır? UPSD nin mesela bana zarardan başka etkisi var mıdır?

"Biz masalara yumruklarımızı vura vura kavga ederdik" siz gençler içiniz geçmiş diyen akademi hocalarına döneriz. Oysa biz konuşabiliyorduk.

Kaba davranış ancak ve ancak çok ince bir zekanın tasarısıysa kabul edilir.
Yiğitlik olur, böylesi rezil olmak.

Oh be.


PC. Unutmayalım ki "kurumlar" büyüdüklerinde "counter-knowledge" üretmeye mecbur kalırlar.

----

Linkos:

Konuşma hakkında

Gerçek nasıl söylenir?

Gerçekleri söyle!
Ama bunu nasıl yapacağını bilerek... Yoksa elindeki gerçeklerden hiçbirşey olmaz...

"Gerçekleri söyleme metodu"
Biraz bunun üstüne çalışsak mı?

----

Gerçekler nasıl bir tokat gibi suratımıza iner?
Gerçekler nasıl içimizi sıkar?
Gerçekler nasıl ağdalanır?
Gerçekler nasıl sürreal olur?
Gerçekler nasıl yalan olur?
Gerçekler ne zaman kullanılmaz hale gelir?
Gerçekler nasıl tanınmaz hale gelir?
Gerçekleri söylemenin önündeki engel nedir?
Gerçeklerden neden kaçılır?
Gerçekler hangi durumlarda söylenemez?
Gerçeklerin söylenmesi hangi durumlarda ters teper?
Gerçeklerin söylenmesi hangi durumlarda işe yarar?
Gerçeklerin söylenmesi hangi durumlarda rahatsızlık verir?
Gerçeklerin söylenmesi hangi durumlarda ümit verir?
Gerçeklerin söylenmesi için sanat gereklimidir? ( özellikle edebiyat)

Gerçekler neden söylenemez?
Gerçekler neden söylenir?

?

evet metodolojiyi belki böyle kurarız.

Gerçek nasıl söylenir?
Nasıl söylenmelidir?
Nasıl söylenmemelidir?

----

Bunu elbirliğiyle çözersek gerçekten iletişim kurmamız mümkün olabilir(mi?)

Deniz Gül bloğuna bakınız

Eve yeni girdim. Şu an.

Evden çıkışım da zaten saat 11:30'daydı. Arkadaşım geldi beni aldı ortaköyde birer bira içtik tam da içemedik. Süprizli güzel bir geziydi, aklımda sanatta falan değildi aslında...

Herneyse içeri girer girmez ışığı açtım. Bir bira açtım. Bilgisayarı açtım. internete girdim. Bloglara eklenen yeni yazıları karıştırmaya başladım. Deniz'in isyanını okudum. Buna bir isyan diyorum ama okuyunca hissettiğim aslında basitçe bir isyandan daha çok, kral çıplaktan daha fazlasıydı. Uygun bir tanım bulamadım şimdilik. "Gerçeklerden konuşalım"la gayet "ben ne yapıyorum" arasında giden bir metin. Evet Deniz eninde sonunda araçlarına sıkışmış olarak yine imaja dönüyor çare olarak, ama soruların doğru olması cevapların doğruluğundan önce gelir bazen. İyi saptayan ve eyleme geçemeyen bir nesiliz ne de olsa, en azından tarih cetvelinde doğduğum koordinatlar bana hep bunu sundu. İyi saptanan, bilinen ve değiştirilemez gibi sırıtan şeyler arasında yaşamak. Eh bilince "mutlu" olmuyor insan belki ama "huzur" bu yolla geliyor.

Geçenlerde bir konferans vardı garaj istanbul'da Garanti Platformun konuşmalar dizisinden, Charles Waldhaim. Ondan sonra noktalar birleşmeye devam etti kafamda. Şöyle anlatayım kültürümüz yani insan kültürü yüzyıllar içinde öyle bir yol almış ki kültüre ilişkin ne varsa aşırılaşmış ve bir değerlendirmeye tabii olmadan devam edilmiş bu tutulan yolda, sonra öyle bir yere varılmış ki hedef çoktan geçilmiş ve ulaşılan yer de marazi. Bu sefer dönülen şey kültürsüz zamanların kültüre transfer edilmesi. Kültür diyince aklıma besinler geliyor hep. Kültür mantarı geliyor ya da turuncu havuç... Aslında havuç pek çok renkte oluyor doğada ama ticari olarak en elverişlisi turuncu olduğu için endisturiyel olarak makbul hale gelmiş. Sonra da diğer havuçlar birer birer silinmiş markletten. Devir, havuçların diğer renklerini -kültürü tasarımı ve bu yola insan olarak entellektüel aklı baskılamadan-içeren bir saflığa dönüş olmalı. Ama akılllı olduğunu bile bile saflığa dönüş. Sanat da tutturduğu yolda kendini kendine fazla kaptırıp gideceği yeri geçti. Kendini yeterince değerlendirmeden.

Deniz'e metninin pek çok yerinde katıldım. "Üretme" krizi değil, aslında başına gelen "gerçek" krizi. Biraz aşırı gidilmiş bir yolun değerlendirilmesi gibi. O zaman elimizde kalan, yapabilmeye muktedir olduğumuz belkide kanıksanmış doğrulardan değil saptanmış "doğrular" üzerinden düşünmek. Eleştirellik iyiydi bir zamalar, ama şimdi hareket zamanı. Deniz senin için ne yapabilirim?" diye sormak geldi içimden.

Sistematik olarak anlam kaybına uğramış bir dilde anlam üretmek. Sanat. Ama hala olanaksızın olanaklı olduğu tek yer bana göre.

Şimdi bu saatte oturup bunları yazmamın nedeni (işlerini bilmediğim) Deniz Gül'ü kendimce anladığımı düşünmemdir. Sessiz kalmak beni utandıracaktı.

O zaman, Deniz'in hatırlattığı Kürk Mantolu Madonna kitabının ( YKY,32.baskı) arka kapağında yer alan bir paragrafla bitiriyorum:

" Kimi tutkular rehberimiz olur yaşam boyunca. Kollarıyla bizi sarar. Sorgulamadan peşinden gideriz ve hiç pişman olmayacağımızı biliriz."

----

İlgili linkler:

http://oddat.blogspot.com/2009/02/i-have-killed-all-problems-because-i-am.html

http://platformgaranti.blogspot.com/2009/02/charles-waldheim-planning-ecology-and.html

further reading:

Juli Zeh

Fotoğraf: Luis Ascui/Getty

Avustralyadaki yangından imajlar. Dumanları görenler sigarayı bıraktığım için olduğunu düşünmüşlerdir belki. Geçen gün konuşuyorduk arkadaşlarla,Herşeyin bir günde çökeceği güne "kıyamet" deme eğilimindeyiz ama zannedersem kıyamet sürecin kendisi. bir süreç böyle pek çok farklı zamanda meydana gelen felaketler bütünü...

Gazetede yanan bölgede bulunmuş bir kişinin izlenimleri vardı. , ürkütücü, ıssız, ses yok , bina yok, insan yok, hareket yok, hayvanlar yok, kuşlar yok. Herşey yokolmuş diyordu.
üzüldüm.

Search This Blog