Boğuluyorum

Boğuluyorum!

10 gündür youtube yoktu Türkiye sınırlarında, üç ayrı mahkeme tarafından kapatılan. Periyodik halde youtube sansürleniyor, hatta hayatımıza nerdeyse olağan sıkıntı-buhran-az rahatlama döngüsünün parçası oldu. Mesele özellikle youtube'un sansürlenmesi değil, herşeyin sansüre maruz kalması, sansürün olağanlaşması ve sansüre yönelik tepkisizlik. Sansürün izleyicisi olmak sansürün üreticisi olmakla bir. Polisten devletten daha kötüsü: otosansürümüz.

Bir de özgür medyanın özellikle de büyük kitlelere ulaşabilen bir medyanın olmaması da kötü bir elek. Tepkisizlik hissi de veriyor bu durum. Eleştirinin medyası yok tıpkı siyasi partisinin olmadığı gibi.

Bana olan bu: Geldiler!!! Günlerdir üzerine düşünuyorum; totaliter sistemin bireyde meydana getirdiği "politik depresyon" olsa gerek. Mantık dışının bireydeki tezahürü...Sadece gazete okumak ve haber almanın yarattığı şok ve şaşkınlık...Yanlızca Türkiye değil haberler tüm dünyadan can sıkıcı. Ne den bahsedeyim ne diyeyim bilemiyorum, bildiğin karada boğuluyorum. You tube sansürü kalktı ama Türkiyede iletişim bakanlığı ve internet suçları!!! için konulan yasa taş gibi ortada duruyor yani. 301 sözde değişecek bakalım, kendisi sansürcü yalnızca kendi gibilere demokratik parti AKP kapatılmak isteniyor. Milliyetçi militarist faşist değilsen temsiliyetin yok. Ama ben hala ne yaparım diye düşünmek, yazmak ve birtakım ufak çaplı eylemler dışında bi bok yap(a)mıyorum. Yazınca da benim gibiler okuyor zaten yani körler sağırlar meselesi... "Umarım bu da birşeydir" diye avutuyorum kendimi.

Sanatçı olarak kendimi ağır suçluluk duygusuyla başbaşa bıraktım. Bu da boğulmamda katkısı olan birşey. Ya çıkar ya batar cinsten, içinde bulunduğum çevre yani daha çok görsel sanatlar ağırlıklı güncel sanat çevresi tamamen profesyonelliğe vurmuş kariyerist ve durumları sömüren bir tutuma doğru gitti bile. Biliyorum kimse bunu kasıtlı olarak planlayıp istemiyor ama sonuçta ortaya tam da bu çıkıyor. Üretiyorum üretmesine ama ne bir galeride sergi yapmak ne de işlerimi insanlara göstermek istekliliğindeyim. Sanatı bildiğim yapabildiğim haliyle bırakıp, bunun dışında üretmek istiyorum yani sanatı başka türlü... Herneyse aynı kapıya çıkacak nasılsa... yani zor bu politik depresyonla, ürettiğinle gururlanmak.

Duyduğum sorumluluk beni araştırmaya itiyor elle tutulur birşeyler yapma niyetiyle. "Bu toplumda bireyler nasıl kendi hakları için mücadele edebilir" Özellikle temsiliyeti bulunmayan, alt sınıflar ve onun altı ile ilgili olarak. Kaynaklara ulaşma hakkı veya imkanı bulunmayanların güçlenmesi üzerine. Ama bu araştırma beni giderek daha fazla izole ve kısır ediyor. Belkide verimli kullanacağım bir şekilde gelişmediği ve evde kendi kendine türünde bir araştırma olduğu için. Ne bileyim belki sosyoloji okurum bu sene...Paula Freire nin Okuryazarlık üzerine bir kitabı var. Mintz in şeker ve güç ayrıca Weber'in İstanbul gecekondularındayaşayan kadınların politik katılımcılığı üzerine. Bu üç kitap birbirinden ayrı konularda ama temelde "kendi kendini güçlendirme" üzerine... örgütlenmenin, eğitimin ve temelde eleştirel düşüncenin bireyi nasıl güçlendirdiğine ilişkin... Ama sorun şu ki bunlar da tek başıma kalkışamayacağım işler...

Eee neden bahsedeyim. Nevruz kutlamasında ölen insanlardan mı? Politik temsiliyeti olmayan insanlardan kurulu koca bir ülkeden mi? Sosyal adaletsizlikten mi? Demokrasinin yokluğundan mı? Büyük çöküşten mi? Bölünmekten niye korkulsun ki çöküyorken... Bu ülkenin yönetim biçimi ne? Kimler yönetir? Rejim nedir? Hayır bilmek istiyorum ki o merciye laf edeyim. Tabi böyle bir laf etme muhalefet hakkım da yok. Yarısı açıkça yasak diğer yarısı otosansür...

En temel insani haklardan yoksun olunan bir yerde, devletin halkı üzerinde keyfiyete varan kararlarıyla baskı üretiyor, halkın seçtiği partiler kapatılıyor ee şimdi demokrasiden kim bahsediyor? Bir ülkede insanlar -kendileri için var olan- devletten, polisten, askerden korkarsa... Ve bir kısmı da bu devletten, polisten askerden medet umarsa, her türlü bölünüyoruz diye o denli açken üstelik... Evet bölünüyorsak da "ekonomik" bakımından "bölünüyoruz" fikren herkes bölünmüştür zaten!

İşte böyle bir gerçekliğin içinde "galerinin korunaklı doğasında olmak" üzerine düşünüyorum. Benim insan olarak konuşmaya ve düşündüklerimi söylemeye hakkımın olmadığı bir coğrafyada sanatçı olarak yerim neresi?

Kapana kısıldım.

SULUKULE PLATFORMU'nun Başbakan'a yanıtı

Sayın Başbakan,

Bizler hep Sulukule’deyiz... Sokaklarını, evlerini ve hatta içlerindeki hayatları tek tek biliriz...

Sulukule’yi görmemiş, oraya hiç gitmemis olanlar bizler degil, bu mahalledeki binlerce kisinin kaderi hakkında, fikirlerine hic basvurmadan karar vermis olanlardır Sayın Başbakan.

Şöyleki; Fatih Belediye Başkanı Sayın Mustafa Demir, Sulukule’ye sadece iki kez uğramıştır. Birincisi, seçim öncesiydi! Arabasıyla mahallede şöyle bir tur atmış, ve “tehlikeli” bir semt olduğunu düşünerek, arabadan inmek zahmetine bile girmemişti...

İkincisi ise, 9 Şubat 2008 günüydü. Yani projenin epey yol almasından sonra. AB-Türkiye Karma Parlamenterler Komisyonu Eşbaşkanı Sayın Joost Lagendijk’ın Sulukule Platformu’nun davetlisi olarak mahalleye geldiği gün. Bir baskın gibi gerçekleştirdiği bu ziyareti kısa kesip, mahalleyi terketmek zorunda kalmıştı.

Oysa, Sulukule “yenileme” projesine nedenlerini belirterek karşı çıkan bizler, ya zaten Sulukuleliyiz, ya da vaktini oradaki insanlara yararlı olmak için bizzat orada geçiren platform üyeleriyiz... Sivil toplum kuruluşları, mimar, sanat tarihçisi, şehir planlamacısı, gazeteci, öğrenci, sosyolog, tarihçi, öğretim görevlisi, hukukçu, yazar, sanatçı, müzisyen, esnaf, din adamı, işçi vs. vs yiz... Hepimiz, Sulukule’yi iyi tanıyan, iyi bilen, insanlarız... Mahallenin sokaklarında dolaşırken, “birileri” gibi korku duymaz, “tehlikeli” demeyiz...

“Orayı görmemişlerdir bile” dediğiniz bizler, defalarca Fatih Belediyesi ile görüşmelere oturmuş, somut önerilerde bulunmuş ve projenin, insanları ve tarihi kale alan, katılımcı, uluslararsı anlaşmalara uygun bir prosedürle oluşturulması için bizzat çaba harcamış kuruluşlar ve insanlarız. Bu konuda bilgilendirme eksikliği içinde ve hatta yanıltılma durumunda olduğunuzu düşünüyoruz.

Sulukule Platformu, meslek odalarının, sivil toplum kuruluşlarının, üniversitelerin, uzman kişilerin ve en önemlisi mahalle halkının içinde olacağı “çok ortaklı bir çalışma komitesi” oluştuma önerisini defalarca belediyeye sunmuş ve bu konuda bir protokol çalışması da yapmıştır. Nitekim bu öneri, kendileri tarafından da kabul görmüş, davetimiz üzerine de bizzat kendilerinin de katıldığı ortak toplantılar yapılmışıtır. Ayrıca, zaman zaman kendileri ziyaret edilerek projenin nasıl gercekleşmesi gerektiği konusunda görüşlerimiz kendilerine aktarılmıştır.

Size gösterilmiş olduğunu sandığımız ve gerek TBMM İnsan haklarını İnceleme Komisyon’unda, gerek Avrupa Parlamentosu’nda ve daha bir çok yerde ilgililere gösterdikleri videolu sunum içinde, platform üyelerinin yer alması bundandır Sayın Başbakan. Ama ne yazık ki, bu görüntüler sessiz olarak, sadece “bakın biz onların da fikrini aldık ve projeyi öyle oluşturduk” demek için göstermelik olarak kullanılmış, ama orada konuşulanlar, platformun öneri ve fikirleri hiç yansıtılmamış, kale alınmamış sonra da “somut hiç bir şey söylemiyorlar, iyi niyetli değiller, işbirliğine yanaşmıyorlar, sadece itiraz ediyorlar” şeklinde kulisler yürütülmüştür.

Bütün çabamızı yerel yöneticilerle “ortak bir komisyon halinde çalışmak” için harcadığımız halde, ısrarlarımızla gerçekleşebilen bir kaç toplantıdan sonra, köprüleri atan bizzat kendileri olmuştur. Bütün bunlar belgelerle sabittir Sayın Başbakan...

Sulukule’deki sefalete ve “ucubelik” e gelince, bunun burada yaşayanların değil, mahalle ile tek ilgileri yıkıp yok etmek olan yönetimlerin ayıbı olduğunu düşünüyoruz.
Bir zamanlar, zenginliğiyle ünlü bu semtin (Sepetçiler Kasrı’nın, Sulukuleli sepetçiler tarafindan III. Murat’a hediye olarak yaptırıldığı söylenir), giderek çökmesi, bizzat devlet eliyle gercekleştirilmiştir.

Yakın tarihte, devlet elinin buraya, sadece, evleri, işyerlerini yıkmak, insanların geçim kaynaklarını kurutmak, toplum içinde ayırımcılığa uğrayan bu insanları “esmer vatandaşlar” diye niteleyerek daha da dışlamak için uzandığını hatırlatmak istiyoruz.

Sulukule “ucubesi”, işyerlerinin yerle bir edilmesi, yaşam ekonomisinin yok edilmesi, insanların sokaklarda sürüklenerek hortumlarla dövülmesi, kadınların zührevi hastalıklara sevkedilmesi, müzik aletlerinin sokaklarda parçalanması ve çocukların bu şiddetin ortasında büyümeye mahkum edilmesi sayesinde yaratıldı Sayın Başbakan!

“Sulukule ucubesi”, kendinden menkul bir ucube değildir! Ne bu insanlar “ucube” doğmuştur, ne de mahalle “ucube” olarak tasarlanıp inşa edilmiştir. Mahallenin bu hale gelmesi bizzat yönetimlerin ayıbıdır ve bu “ayıp”lar silsilesine bir yenisi daha eklenmek üzeredir.

Bu ayıbın adı ranttır, bu ayıbın adı koca bir kültürü yok etmektir, bu ayıbın adı sürgündür...

Ve yine hatırlatmak isteriz ki Sayın Başbakan, bir “İstanbul sevdalısı” olarak, Sulukule’den sürmek istediğiniz bu insanlar, şehre “vize” ile girmesi gerektiğini düşündüğünüz insanlar (!) değil, herkesten çok İstanbullu olanlardır. Mahalledeki kökleri bin yıl öncesine dayanır. Memleketleri sorulduğunda, yanıtları, “Istanbul, Sulukeliyim”dir. Yani onların gidecek başka bir köyü, memleketi yoktur. Ellerinden çıkartmak zorunda bırakıldıkları tapuları da, ta Osmanlı’dan kalma tapulardır bir kısmının.

Biz mahalleliyiz, mahalledeyiz Sayın Başbakan. Sulukule’deki yoksul insanların ellerinden, yokluk içindeki evlerinin nasıl alındığını, yeni sahiplerinin kimler olduğunu biliriz. Bunu öğrenmek için, Fatih AKP ilçe örgütü içinde kimlerin niye istifa ettirildiğini araştırmanız; ilçe meclisinde projenin oylandığı oturumun tutanaklarını okumanız; bazı AKP’li üyelerin projeye niye red oyu verdiğini sormanız ve tabii yeni sahiplerin kimler olduğunu soruşturmanız yeterli olacaktır.

Sizden bütün istediğimiz bu Sayın Başbakan!

Ve size gerçekten teşekkür etmek isteriz;

-Bu projenin bizzat burada halen yaşayan insanlar için yapıldığını, kimsenin göç etmek zorunda kalmayacağını, yenileme sırasında mahalle sakinlerinin geçici olarak bir yere taşınarak, inşaat bittiğinde herkesin yeniden buraya yerleştirileceğini;
-Borçlandırmanın sürgün yeri için değil, kendi arsaları üzerinde inşa edilecek evler için yapılacağını;
-Projenin, mahalle sakinlerinin ihtiyaçlarına göre katılımcı bir süreçle düzenleneceğini;
-Ardından gelecek sosyal ve ekonomik kalkındırma projeleriyle, mahallenin, kendi kültürünü daha da zenginleştirmesine fırsat vererek yaşatılacağını;
-Tarihsel dokunun korunacağını, otopark yapmak uğruna arkeolojik zenginliklerin yok edilmeyeceğini, uluslararası anlaşmalara uyumlu bir proje yapılacağını

Söylediğiniz zaman, size gerçekten gönülden teşekkür edeceğiz...

Kısaca, “Sulukule, Sulukuleliler için yenileniyor”, sizden duymak istediğimiz tek söz bu Sayın Başbakan...

Bizler Sulukule’ye gitmeye, orada olmaya devam edeceğiz ve şimdiye kadar defalarca belirttiğimiz ve kanıtladığımız gibi, sivil toplum kuruluşları olarak, katılımcı bir proje için işbirliğine hazır olduğumuzu bir kez daha duyuruyoruz.

Size yansıtılmayan bu bilgiler ışığında, durumu yeniden gözden geçireceğinize inanıyoruz Sayın Başbakan... Saygılarımızla...

Önemli ek bilgiler:
Sulukule, Romanların büyük göçten sonra ilk yerleştikleri ve bazılarının tekrar yola koyularak dünyaya dağıldıkları mekandır. Tarihte de adı Sulukule kapısı olarak anılan, beşinci sur kapısından şehre 1054 yılı dolaylarında girdikleri yazılır. Nitekim, dünyanin dört bir yanından Meksika’dan, Amerika’dan, Kanada’dan, Balkan ülkelerinden Romanlar, yaz aylarında bölgeyi ziyarete gelerek, bu kapının etrafında dolaşırlar ve bir gelenek olarak çevre halkına yağ dağıtırlar. Bunu öğrenmek ancak, bölgedeki zengin sözlü tarih kaynaklarına başvurmakla mümkündür.

Bin yılı aşkın bir süredir nesilden nesile aktarılan bu kültürün yok edilmesine izin vermeyiniz.Bu kültürün, Osmanlı döneminde, yok edilmek, sürülmek bir yana, tam aksine korunduğunu, saygın bir konumda olduğunu hatırlatmak isteriz. Fatih Sultan Mehmet, Bizans zamanında Balkanlara göç eden Romanları, zanaatlarını (demircilik, bakırcılık, el sanatları, müzik, sepetçilik vs) icra edip ülkeyi gelistirmeleri için tekrar Istanbul’a davet etmiş ve onları, bugün yok edilmek istenen mahalleye yerleştirmiştir. Kanuni Sultan Süleyman ise, Osmanlı ordusu yanında savaşlara katılmak anlamına gelen Sancak’ı vermiştir.

Bu mahallenin, kimi dünya çapında, kimi ülke çapında çok saygın sanatçılar yetiştirdiğini bilmeyen yoktur. Müzik alanında Sulukule dünya çapında bir ekol olarak kabul edilmektedir ve dünyada biricik örnektir. Burada, nesilden nesile aktarılan ve Sulukuleli Romanların birarada yaşamaları sayesinde sürekli ve yeniden üretilen bu kültür, yıkılması değil, aksine koruma altına alınması gereken “somut olmayan bir kültür mirası”dır.

Tüm istediğimiz bu mirasın korunması, geliştirilmesine fırsat ve olanak sunularak dünya çapında örnek teşkil edecek şekilde yaşatılmasıdır. Ama içindeki gerçek sahipleriyle birlikte! Onları oralardan sürüp, sokaklara mahkum ederek, sonra da heykellerini dikip, “bir zamanlar burada Romanlar yaşardı” denilecek bir proje değil, “Işte bu kültürü biz böyle koruyoruz, bu insanlarımıza ve kültürlerine gerçekten önem veriyoruz” dedirtecek bir projeyle... Sulukule, gerçek sahipleriyle birlikte zaten yaşayan bir müzedir, tek gereken bu müzenin sakinleriyle birlikte iyileştirilmesi ve kalkındırılmasıdır... Işte o zaman bütün dünyaya örnek bir proje yaratılabilecektir...
Sayın Başbakan, bu cümleleri aynen yerel yönetilere de defalarca tekrarladık...

İlgi ve bilginize...

www.sulukule.org

İyi Kullanılmış Oy Pusulası


Internette bulduğum bu imaj; Putin'in devlet başkanı seçildiği seçimler sırasında bir vatandaşın oy pusulası üzerine yaptığı bir çalışma. Uzerinde Putin'in köpeği Koni kastedilerek, Oyum KONI'ye yazıyor.

Bayıldım...

Bu maili aldiğinda Yeşil politikayı tekrar düşün

Geçenlerde birisinden aldığım emailin altında bu cümleyi ve şirin logoyu gördüm.

" Bu mesajı yazdırmadan önce çevreye verebileceğiniz zararları bir kez daha düşününüz. / Think of the environment once more before printing out this message."



Bayıldım tabi, hemen gönderdiğim emaillerin altında görünmesini sağladım. Ne yalan söyleyeyim slogandan öte, yazılanları daha hoş gösteren bir süs gibi. Estetik yani, hem reddedilemez ki daha az kağıt kullanmaya çalışmak, çevreye verilen zararı düşünmek bunu diğerlerinin bilmesini sağlamak... Aslında konu hakkındaki gerçek fikrim bu değil; binlerce benzeri arasından bir örnekle başlayayım...

İngiltere'ye şeker ilk geldiğinde ancak kraliyet ailesinin sahip olabildiği bir ilaç, sonraları gösterişli şekerlemeler ve yaygınlaştıkça aristokratların sofralarında bulunan ama hala fakir halkın ulaşamadığı bir madde. Karayiplerdeki plantasyonlardan, kolonyalizmden veya kölelikten bahsetmeyeceğim bile... Herneyse, zamanla şeker üretiminde gelişmeler olduğunda şeker bollaşınca ingilteredeki fakir insanlar bunu kullanabilmeye başlıyor. Böylece ingilterede yaşayan işçi sınıfı ve alt sınıflara "şeker tüketebiliyor olmak" refah seviyesindeki artış olarak gösteriliyor donemin egemen kesimi tarafından. Bakın artık sizler de tıpkı zenginlerin yapabildiği gibi şeker tüketebiliyorsunuz. Oysa amaçlanan yoksul ailelerin beslenme gereksinimlerini reçel gibi maddelerle ucuza sağlamak ve bu yolla onların aç kalmamaları sağlanmış olacaktı -ki bu yetersiz beslenmelerine yol açsa bile-Hatta ilginç olan o dönem esmer şekerin bu fakir aileler tarafından tüketildiğini ve beyaz şekerin o dönem saf ve pahalı olduğunu eklemek gerekir. Bu günümüzdeki durumun tam tersi oluyor. Şekerle ilgili bu bilgileri; Sidney W. Mintz'in Şeker ve Güç, Şekerin modern tarihteki yeri kitabından edindim.

İki sayı önce Mute dergisi başlığı "It is not easy to being green" di.( Yeşil olmak kolay değil.)http://www.metamute.org/en/Mute-Vol-2-5-Its-Not-Easy-Being-Green-The-Climate-Change-Issue

Bu sayı iklim değişikliği ve kapital bağlamında, global ölçekte savunulan yeşil hayatı korumak üzere üretilen politikalara eleştirel bir gözle yaklaşıyor.Türkiye de hiç olamamış yeşil hareket bir yana, son derece popüler olan ve küresel geçerliliği bulunan bir argüman salgın halinde tüm dünya medyasınca üzerinde durulan bir konu iklim değişikliği, küresel ısınma ve insanın doğaya verdiği zarar ve bu her gün dünya basınında kendisine yer buluyor. Mute'un bu sayısında okuduğum bir makale ve bu gün gazete okurken yandaki reklamlara gözümün kaymasıyla durum daha da açık hale geldi.Tim Forsyth ve Zoe Young'un makalesinden (Climate Change CO2lonialism) bir alıntı:"a member of the UN Climate Change Secretariat noted privately that ‘climate change is like god – if it did not exist, it would have to be invented’. "

Büyük haritalara bakma zorunluluğu şart, yani medyayla başımıza gelen bu acil duyarlılık gösterme hali nasıl da bir reklam unsuruna ve ürünleri satarken bu duyarlılık kisvesiyle alıcıyı sürüklemeyle sonuçlanıyor. -doğaya yakınlık doğal besinler yani organik ürün reklamlarındaki duyarlılık hali) Global ölçekte hayatımızı etkileyen her şey nedense küçük iyilik demetleri sayesinde yediriliyor.

Bir yere demokrasi götürmek, teröre karşı olmak veya yeşil hayatı korumak adına savaş açmak meşru bu gün dünyamızda.

Şehirleri düzeltmek ve kentsel dönüşüm adıyla bir grup insanın dışlanması, hayatlarının hiçe sayılması meşrulaştırılıyor, Sulukule de yıklılan evlerin İstanbul şehrini ne kadar dönüştürmekte? veya bu kağıt geridönüşüm işçilerinin dergisinde rastladığım, bu işin ne kadar büyük rant getireceğini anlamış yönetim şimdi bu insanları işlerinden edecek bunu da süper avrupalı olmak ve geri dönüşüm bilincinin artması suistimaliyle yapacak muhtemelen.

Her kötücül teşebbüs bir iyilik bir vicdani durumun arkasına eklenmek suretiyle meşrulaşacak.

Duyarlılıktan öldüğüm, süper duyarlı olduğum için değil de; en temel insani haklardan mahkum bırakılmış ve en ezici ekonomik koşullara maruz kalınan, saçma sapan tartışmalarla kendi iç sorunları yumağıyla cebelleşen ve savaşan bir yerde yaşamamdan dolayı "büyük çöküşle" ilgileniyor olmam.

O zaman
" Bu mesajı yazdırmadan önce çevreye verebileceğiniz zararları bir kez daha düşününüz. / Think of the environment once more before printing out this message."

ve şu eklenebilir;

"bu mesajı aldığınızda global yeşil politikayı tekrar düşünün"

Geri dönüşüm işçileri gazetesi

Derginin sloganı:

"kapitalizmi tarihin çöplüğüne atmayın, beş para etmiyor!"

http://katikdergi.org/

-----

1967 yılından beri yapıyorum bu işi Yenimahalle’de otururdum o zaman. Matbaalar depolara kağıt getirirdi. Rüzgarlı’da depomuz vardı. Balya yapar fabrikalara gönderirdik. İzmit’e giderdi. 1975 lerde çöplerden kağıt toplanırdı. Naylon, plastik kullanılmazdı. O yüzden çöplerde bulunmazdı. Ankara’da bu işi yapan bulunmazdı. Bu yüzden Niğde Bor ilçesinin Keçikalesi köyünden gelirlerdi çalışmaya.

Kağıdın kilosu 10 kuruştu. Bir ekmek 100 kuruş. Rekabet olmadığı için kağıt ucuzdu o zaman. 1 Hamur Kağıt çıkmazdı. Şimdiki gibi arabada kullanılmazdı. Çuvallarla biriktirirdik. Bahçeli, Ayrancı, Ulus tarafında işe çıkardık. O zamanlarda ikinci sınıf insan görülüyorduk. Günlük kazancımız 3 lira falan olurdu galiba.

80 darbesinden sonra göç başladı, birde yoksulluk arttı ondan sonra yaygınlaşmaya başladı bu iş. Arabalarla kağıda çıkılmaya başlandı. İlk Yahyalarda mahalle olarak toplanmaya başladı. Kağıt birde hurda. Naylon alınmazdı pek. 1981 yılında kağıdın kilosu 80 kuruştu. Fabrikalar kuruldu ve kağıdın değeri artmaya başladı.

Kağıt fiyatları dolarla bağlantılı diye düşünüyorum çünkü ithal ediliyor. Çiller döneminde 1000 liraydı kağıt. 5 Şubattan sonra 10 kat arttı.

Kağıtçıların çok sıkıntısı var. Bugün artık bir sektör haline geldi bu iş. Örgütlenmek ve hakkımızı aramak için geç bile kaldığımızı düşünüyorum. Tüm kağıtçılar örgütlülüğümüzü güçlendirmeliler, desteklemeliler.


ATIK KAĞIT İŞÇİSİ ERDAL

---

"Kağıtçı" tabirini kullanan Erdal bana kağıda yazan kişileri de kapsar mi bu terim diye düşündürdü. Kağıda yazan, kağıda çizen, kağıdı okuyan olarak ben de baya kağıtçımıyım?

Kağıtçıyım.

Çok yakında çöplerimizi ayırmaya başlayacağız, hep - iyi ve olumlu-kisvesi,

ben boğuldum.

Search This Blog