Allport's Scale

Scale 1, Antilocution

Antilocution means a majority group freely make jokes about a minority group. Speech is in terms of negative stereotypes and negative images. This is also called hate speech. It is commonly seen as harmless by the majority. Antilocution itself may not be harmful, but it sets the stage for more severe outlets for prejudice.

Scale 2 Avoidance

People in a minority group are actively avoided by members of the majority group. No direct harm may be intended, but harm is done through isolation.

Scale 3 Discrimination

Minority group is discriminated against by denying them opportunities and services and so putting prejudice into action. Behaviours have the specific goal of harming the minority group by preventing them from achieving goals, getting education or jobs, etc. The majority group is actively trying to harm the minority. (e.g. Jim Crow laws)

Scale 4 Physical Attack

The majority group vandalise minority group things, they burn property and carry out violent attacks on individuals or groups. Physical harm is done to members of the minority group. Examples are lynchings of blacks, pogroms against Jews in Europe, tarring and feathering Mormons in 1800s and British Loyalists in the 1700s, Killing of whites in South Africa by blacks.

Scale 5 Extermination

The majority group seeks extermination of the minority group. They attempt to eliminate the entire group of people (e.g., Indian Wars to remove Native Americans, Final Solution of "Jewish Problem" in Germany, Ethnic cleansing in Armenia).

kaynak wikidir/ wikipedya

Adnan Yıldız'a yorumum.

Orjina mesaj icin:

http://theflamingoandtheboy.blogspot.com/

Daha yanıt gelmedi... UPSD'ye kınama!

From: Elmas Deniz
Subject: Kınama ve öneri...
Date: 14 Kasım 2007 Çarşamba 22:33:20 GMT+02:00
To: upsd@upsd.org.tr

Sayın UPSD yetkilileri,

Bağımsız bir Sanatçı ve Aydın olarak; öncelikle derneğinize üye olmadığımı, hatta bu zihniyetle gittiğiniz taktirde iki dünya bir araya gelse üye olmayacağımı belirtmek isterim. (Yanlızca, derneğin benim yönetimime geçmesiyle, başkan olursam bunu düşünebilirim.)

Yazma nedenim basit; 1472 nolu basın bülteninizi okuduktan sonra daha önceleri muhatap bile almadığım (kaale almadığım) derneğinizin benim adıma da konuştuğuna kanaat getirdim.

"Aydın", "sanatçı" ve "sanat" kelimelerini temsiliyetini üstlenerek kulanmanız açısından. Maalesef ( ve ne mutlu ki) ortak kullandığımız bu kelimeleri tamamen farklı anlıyor ve kullanıyoruz.

Düzeltiyorum, siz yanlış kullanıyorsunuz...

Cezair bağımsız kalıncaya kadar Fransız oluşundan utanan, ve de zenci olmayı yeğ tutan Jean Genet, onu hapisten çıkmasına yardım eden Sartre, attığı taş ile Said gibi... Hrant Dink gibi...
Egemen sistemin tam göbeğinde oturan, en ufak eleştirel düşünceden nasbini almamış, gerici, faşist ve milliyetçi kişiler Aydın olamazlar. Sanatçı asla. Her tür demokratikleşme olanağının ve özgürleştirici, eleştirel düşünceyi benimsememiş kişiler de aydın-sanatçı olamaz. Siz alenen düşünce özgürlüğüne karşısınız. Ve alenen, eleştiriyor göründüğünüz şeylerin birer uygulayıcısı ve timsalisiniz. Gerici-faşist-sağcı.

Sanatçılardan oluşan bir grup insanın 301.maddeye destek vermesi akıldışıdır. Özellikle bu ifade özgürlüğüne karşı olmak anlamına gelir. Ve Hrant Dink'in öldürülmesini özellikle PKK terörüne bağlamanız ilginç, oysaki her gazete okuyan insan, katil Samast'ın bayrakların önünde polisle birlikte çekilen fotoğraflarını hatırlayacaltır. Bayraklar kesinlikle sarı,kırmızı ve yeşil değildi. Mektubun dilinden darbe yanlısı olduğunuz izlenimi dahi edindim. Askerin demokrasinin koruyucusu olduğuna olan inancınız da şok edici. Merakımı bağışlayın gerçekten PSD üyelerinin tamamı sizinle hemfikir mi?

Sanatçı kimliğinin bu denli bağnaz yaklaşımla ve şuursuzca kullanılması-alet edilmesi beni sinirlendiriyor. Sahip olduğunu iddia ettiğiniz düşünceler, kendine sanatçıyım diyen birisinden ziyade ucuz ve kötü politikacılarımızınkini anımsattı bana.

"Bir insanın ölümü"nü şehit veya yazar böylesine kullanmak anlaşılmaz.Kullandığınız dil barışı ve huzuru talep etmekden çok kendi çerçevesini açıklıkla çizdiğiniz bir milliyetçi söylemi çıkartıyor.

Basın bülteninizi gördüm ve size bir öneride bulunmaya karar verdim. Size entellektüel destek verebilmeyi çok isterim. Gönüllü olarak derneğinizin basın halkla ilişkiler görevini yürütüp, kamuoyuna yaptığınız duyuruların organizasyonunu yapıp, bizzat üzerine düşünüp yazmayı talep ediyorum. Bu çalışmamın karşılığında hiçbir ücret talep etmeyeceğim.

Bültenleri ben hazırlayayım. Zira her kim yazıyorsa ağır bir milliyetçiliğin, demokrasiyi son derece yanlış anlamış birisi olmasın. Insanların öldürülmelerini saygısızca kendi politikaları için kullanan bir ağızdan yazılmasınlar yeterki.

Yeterki bu bültenin altında kullanılan "Sanat" kelimesini görüp,

Utanmayayım.

işte bu nedenle nasıl bir politika yürüteceğinize ben karar vereyim.

Yok, bu olanaklı değilse,

tavrınızı kınıyor ve etkinliklerinizi durdurmanizi ısrarla rica ediyorum.


Ilginize teşekkür ederim,

Saygılarımla

Elmas Deniz


xxxxx

Sayı:1472

(Basın Bülteni)



UPSD’DEN TERÖRE LANETLEME

Güneydoğu’da sene başından beri yüze yakın askerimizin şehit edilmesi, etnik bölücü terörün artık emperyalizmden de güç alarak dal budak saldığını ve gün geçtikçe küstahlaştığını göstermektedir.

Ülkemizde ulus-devletin zayıflamasından medet uman emperyalist çıkar çevrelerinin neredeyse mazur göstermeye çalıştığı bu katliamlar, yurttaşlarımızın büyük tepkisine neden olmakta, özellikle şehitlerimizin aile ve yakınları, bu cinayetler nedeniyle tarif edilmez acılara boğulmaktadırlar.

Terör, nereden ve kimden gelirse gelsin, alçak, sinsice çözümsüzlükten başka bir şey üretemeyen bir zavallılık göstergesidir. Ne yazık ki 12 Eylül’den sonraki ilk yıllarda önce inişe geçen terör, 1980’lerde bölücü PKK çetelerinin ilk katliamlarıyla hortlamış, 1990’ın başından itibaren de Muammer Aksoy’dan başlayarak, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı ve Hrant Dink’e kadar uzanan süreçte korkunç cinayetleri beraberinde getirmiştir. Özellikle dinci-etnik terörün Atatürk Cumhuriyetini açıkça hedef haline getirmesi, bunun ötesinde son yıllarda Dink’ten önce de bazı rahipleri de hedef seçmesi, yaratılmak istenen kaosun büyük bir oyunun parçası olarak tezgâhlandığını ortaya koymaktadır.

Yaşadığımız onca acı deneyimden sonra, bizler bu ülkenin sanatçıları olarak, herkesten önce ve herkesten çok barış, huzur ve eşitlik istiyoruz. Terörle pazarlık edilmeyeceğini bildiğimiz gibi,
dinci-etnik faşizmle de uzlaşma sağlanamayacağını çok iyi biliyoruz. Ülkesini sevmek veya dindar bir saygın vatandaş olmakla, yaratılan aşırı sağcı, gerici prototipin hiçbir alakası yoktur.

Ülkemizin yaşadığı olağan dışı kriz dönemi, laik demokrasiye ve Cumhuriyetimizin temel değerlerine yapılan saldırılar, halkın önemli kesiminin bu konulara uzaklığı, hepimizin bildiği gerçeklerdir. Aydınlanma devrimi ve Cumhuriyetimizin gerçek kimliği adım adım unutturulmak istenmektedir.

Şu anda her türlü şiddete, teröre ve etnik bölücülük çabalarına eşit şekilde uzak durmak, her aydın insanın kaçınılmaz tavrı olmalıdır.

Bu toprakları her gün canı pahasına koruyan Ordumuzun her görev kademesinde yer alan mensupları, bizim için sonsuz değerli insanlardır. Alçakça pusulara düşürülerek şehit edilen her insanımız, bizim kardeşimiz, ağabeyimiz veya oğlumuzdur. Her şeyden önce onlara yapılan saldırı, hepimize, tüm ulusa yapılmıştır. Acımız büyüktür. Şehitlerimizin kederli ailelerine ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ne baş sağlığı diler, bunun son olmasını ve canilerin hak ettikleri şekilde cezalandırılmalarını temenni ederiz.

AIAAP UNESCO
TÜRKİYE ULUSAL KOMİTESİ
Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği
Yönetim Kurulu Adına
Başkan
Bedri Baykam

Yönetim Kurulu
Nurettin Erkan
Tülin Onat
Bahri Genç
Pınar Yeşilada
Rüçhan Şahinoğlu
Nilüfer Ergin
xxxx

Sınırdışı Edilme Hissi

"Aynı sınırdışı edilmiş gibi hissettim".

Böylece kişisel kelime hazneme yeni bir deyim eklendi...

30'u gecesi trenle Bükreşe girtmek için Bosfor expresindeydim. Hersey yolundaydı, ilk defa kara yoluyla yurt dışına gidiyordum. Hatta o kadar keyifli geldi ki yolculuk, arkadaşlar bir gün mutlaka tatil amaçlı, trenle beraber gezelim diye mesajlar atma planları yaptım. Kondüktör Panait Istrati hastası bir kitap kurdu.

Önce kapukuleden geçtik. Gece boyle iniyorsun ıssız bir yerde, sıraya odalar var, gümrük,pasaport kontrol vs. orasi çıkış kapısı. Pasaportuna turkiyeden çıkış mühürü basılıyor. Yaklaşık 1-2 saat bekledik orda, sonra tren hareket etti. 30 dakika sonra da bu sefer giriş işlemleri için tren tekrar duruyor ve Bulgaristan sınınr polisi yolcuların pasaportlarını topluyor.

Bundan sonra da benim sınırdışı edilme hikayem.

Polis bana diyor ki eşyalarını topla, ben de herhalde diyorum kontrol edecekler ne götürüyoruz diye, baktım trende eşyasını toplaması gereken bir ben varim. sen geri doneceksin diyor polis. Ben açıklamaya çalışıyorum, türkçesi çok az polisin, ingilizce konuşamıyor. Herneyse indirdiler beni trenden burası Svilengrad. Gecenin saat 4 unde Bulgaristanda tek katlı bir sınır karakoluna geldim. İçerisini tarif etmeyeyim. Dokuluyor, sinekler, eski döşeme, plastik masa örtüsü, florasan ışığı. Orda uç saat bekledim hatta bir ara baktım hareket yok, hiçbiryere gittiğimiz yok çıkarttım kitabımı altını çize çize okudum. O kadar ümitsizdim ki hareket edeceğimizden. Polisler halinden memnun film serediyorlardı televizyonda, masadaki uyuklayarak birşeyler yapıyordu.

Ben önce biraz agresif davrandım,derdimi anlatmaya çalışıyorum. Sergim var Romanyada.acil.sanat... tren gidince de sakinleştim, polisler de öyle. Ama konuşabildikleri iki kelime türkçe dehşet vericiydi " Madam" ve " Bekle", herneyse ben artık çok sıkıldım ve dedim ki, gideyim ben beni sınırdışı edin, adam dedi ki " Car" . Derken birkac saat sonra tam da tekrar kitaba dalmıştım ki, içeri iki kişi geldi onlar da polis olacak, beyaz daha cok oyuncaga benzeyen bir tane arabaya bindim yeşil yazi vardi uzerinde resmi arac, sevimli ama içine oturunca herkesi dev haline getiriyordu. Yaklaşık 40 kilometre gittik, Generalevo yu geçtik, beni Kapitan Andreevo sınır kapısına getirdiler.

Bu arada bir tomar kağıt işlemi yapılyordu pasaportumun arasında benim takip edemediğim. Herneyse, tabelalar var yol kenarında sırasıyla bunları görüyorum: TURKEY 3, TURKEY 2, TURKEY 1, TURKEY 0,5.

Burası sınırmış Kapitan Andreevo herneyse, beni bir başka bulgar devlet dairesine götürdüler, kağıtlarımı verdiler oraya sonra bir polis bana gidiyoruz diye işaret etti. Ben de takıldım peşine, tekrar arabaya bineceğiz sandim ki bana yürümemi işaret etti. Tabi işaretlerini görmem için bana " Madam" diye sesleniyorlar önce. Herneyse, polis benimle sınıra kadar yürüdü sonra yaklaşınca eliyle bana yürüyeceğim yönü gösterdi ben de kapukule sınır kapısına, türkiyeye doğru yürümeye başladım.

Hayatımdaki tuhaf anlardan biriydi.

Sınır kapısında, gişelerden biri çalışıyordu, hava da aydınlanmıştı artık. Yanlızca bir araba vardi giriş yapan. Ben ortamdaki tek yaya insan arabanın arkasında sıraya girdim, burası komikti aslında çünkü az sonra arkama bir araba ve bir otobüs dizildi.

Aradaydım, no mans land. Sağda solda Duty-free dükkanları geniş yol birkaç araba ve otobüs var etrafta. Ben garip hissediyorum. Girişteki Türk polisle tartıştım tabi. Yorgunum, uykusuzum ve açım en korkunç halim.

Vatan uğruna kann... gözüm döndü o ara.

İki ülke arasındaki boşluk, tuhaf bir rahatlik hissi ve politik görüşünün test alanı gibi. Mesela ben ah türkiyedeyim güvendeyim, ne güzel diye hissetmedim, geriye bakıp pis bulgarlar da demedim. Ben basbaya bu ne biçim dünya ve bu ne biçim insanlık dedim. Yeryüzünü parçalayan, sonra onu sahiplenip başkalarına eziyet yapan, bu ne biçim bir sistemdi. Yürüyordum. Her 500 metrede bir karşına gişeler çıkıyor acil giriş, diplomatik, ve normal çıkışlar, gümrük kontrolleri, sağlı sollu banka, sigorta ofisleri, karantina hekimliği. Ben yürümeye devam ediyorum. Çok yorgun hissettim istanbula dönemeyecek kadar, Edirneye gidip bir otel bulup uyumayı planladım.

Sonra yeni giriş yapmış bir otobüse nereye gidecegini sordum, şöför çok tuhaf bir adamdı, bol sakallı entellektüel ama akşamları darbuka çalarım sakallı, yana dönüp otobüsün gerçekte nereye gittiğini sordu, ben de vazgeçtim tabi şöför bilmiyorsa nereye gittiğini eyvah dedim gideriz herhalde sacma sapan biryere. Oyle teşekkür ettim. Az ilerde park etmiş diğeri vardı başka da bir araç yok etrafta.

Baktım camda yazıyor.

Istanbul-Skopje- İstanbul

İstanbul mu?
Evet.
Beni götürürmüsünsüz istanbula. Ne kadar?
Seni gördük biz nerden geldin?
Indirdiler beni trenden bulgaristanda vize yuzunden Romanyaya gidecektim ben aslında.
Atla.

Otobüs de evlere şenlik baktım sigara içiyor birkaç kişi dedim ben de içebilirmiyim? Arkaya oturursan olur dedi muavin. Otobüsün sahibi ve bir yolcu arkadaşlarmış zaten arkada içiyorlardı. Onlarla konuştuk, bir dolu hikaye...

Yeşil pasaport beya. Cok değerli satsan ya beya.

Ben bir ara tavuk yok mu diye sordum. Bu kadar olayın üzerine ancak tavuklar olursa otobüste tam olurdu.

Çantamın üzerine kıvrılıp uyumuşum. Uyandığımda beynim kendini Bükreş de sandı nasıl kurmuşşam kafamı. Kahveyle kendime zor geldim. İstanbuldaydım tekrar.

Yolculuk yorucu birşey ya, ama eninde sonunda gitmek istediğin yere varıyorsun. Ben gidemedim. Kısır oldu.

Bu gün ise uyandığımda tuhaf hissettim. Sınırdışı edilmek aslında insanı aşağılayan da bir şey, okulda hoca sınıftan atar dışarı kişiyi, öğretmenin amaçı aşağılamaktır, ancak öğrenci hep gururla ve pişkin bir gülüşle çıkar dışarı, neredeyse zafer edasıyla çünkü hak ettiği düşünülen ceza için inandığı saygısızlığı rızasıyla yapmıştır. Ama bir ülkeden hem de gurur duyulacak bir eylem yapmaksızın atılmak gerçekten çok sinir bozucu.

Trende kanadalılar vardı dünyanın bir ucu, gitti ama onlar istedikleri yere. Ben komşuyum, o kadar da aynıyız ki anlamadım neden ben gidemedim diye.

Tufanın bana yakıştırdığı gibi;

Kareden çıkıyorum sonra da tüm dekor devriliyor.

Opening


GALERIA NOUA
photography & new media
-----------------------
Welcome to the opening of the exhibition

ON VOLATILITY

Wednesday 3rd of October at 18:00

Curator: Oana Tanase
Artists: PILVI TAKALA & ELMAS DENIZ

[03 - 28. 10. 2007]

Search This Blog